Sol Medya

Advert https://www.tcnethaber.com//files/uploads/advert/01c2ac1344.gif

Ne Olursa Olsun, Bazen Gitmek gerekir…

Tren istasyonu oldukça hareketliydi. Trenler birbiri ardına geliyor gidiyordu. Cemile, Ankara trenine binmek üzere tren istasyonuna geldi. Sıkı sıkı elinde tutuğu oğlunun başını okşadı. Ela gözlerinde düşünceli bir ifade vardı. Yarım örttüğü başörtüsünün altından fırlayan saçları dağınıktı.

Ne Olursa Olsun, Bazen Gitmek gerekir…
Özden İLHAN
Özden İLHAN( ilhan@gmail.com )
51
13 Mart 2021 - 22:42

Trenin saatine bakarken tedirgindi. Tren istasyonuna gelmek için minibüse binerlerken, etrafına iyice bakmıştı. Her şeyi planlamıştı ama yine de korkuyordu. Üvey babasının veya eski eşinin, karşısına dikilmemesi için içinden dua ediyordu. Düşünceleri ve duyguları karmakarışıktı. Beklediği trenin vagonları gibi biraz üzüntü, biraz nefret, biraz kuşku, biraz pişmanlık ve bolca boşluk arka arkaya sıralanıyordu. Korku bütün benliğini sarmıştı. Öyle bir korkuydu ki, ürkek bir ceylandan farksızdı. O kadar büyük çıkmaz içindeydi ki; ayağı ne ileriye ne de geriye gitmek istiyordu.

Ankara’da kendini nelerin beklediğini bilmiyordu. Oğlunun, perona yanaşan trenin basamağına çıkmasına yardım etti. Elindeki küçük valizle attığı her basamakta huzursuzluğun korkusu daha da güçleniyordu. Zaten istese de artık geri dönemezdi. Ömrü boyunca düşünmediği, hayal bile edemeyeceği olaylar başına gelmişti. Başına ne gelirse gelsin, artık istese de geri dönemezdi. Cam kenarındaki koltuğa oğlunu oturttu.. Valizi yerleştirmeden önce çantasını ve içinde oğlu için hazırladığı poğaça ve su bulunan poşeti yanına aldı. Yanına henüz biri gelmemişti. Makinist aynı şekilde bir uzun düdük çalıp, tren hareket edince “üvey baba ve eski eş” korkusundan kurtulmuştu.

Cemile iki göz odalı evde bir kız kardeşi ve erkek kardeşiyle birlikte mutlu bir hayat sürüyorlardı. İki yatak, küçük bir masa çocukların üstünde yattığı sedir ve sobaları vardı. İki duvar arasında olsa başlarını sokacak evleri vardı. Anneleri hiç şikâyet etmez, sabah radyo açar ve çeşitli radyo istasyonları arasından sevdiği müziği bulur ve dinlemeye başlardı. Evin içini müzik sesi dolduruldu. Ev işleri ve yemek yaparken şarkılara, türkülere eşlik eder, mırıldanırdı. Boş vakitlerinde eşine ve çocuklarına kazak veya hırka örerdi.
Babası bir fabrikada işçi olarak çalışıyordu. Babasının maaşıyla kıt kanaat geçiniyorlardı. Yine de çok mutlu bir aileye sahiplerdi. Babası, bazı zamanlar evine, daha fazla para getirebilmek için fazla mesai yapıyordu. Çocuklar, babalarını beklerken sedirin üstünde uyuya kalıyorlardı. Ali Bey, çocuklarını öpmeden uyumazdı. Aldığı gofret çikolataları yastıklarının yanına koyardı.
Cemile, yaşlı bir teyzenin sesiyle irkildi.

-Zor buldum yerimi. Allah razı olsun, bir genç bana yardım etti. Kızım, nereye yolculuk?
– Ankara.
– Hangi semt kızım?

– Bilmiyorum. Babamın akrabaları, beni tren istasyonundan alacaklar. Ben Ankara’ya ilk kez gidiyorum.

Kadının fazla soru sormasını önlemek için, poşetten çocuğuna, bir elma verdi. Teyzenin soru sormasından konuşmak istediğini anladı. Soru sormak, diyaloğa giden ilk adımdır. Yaşadığı travmatik olay, bir kişinin tek başına başa çıkabilmesi çok zor bir durumdu. Hafifçe oğluna sokularak, gözlerini kapadı. Çünkü kimseyle konuşacak hali yoktu.
Cemile, henüz yeni ilkokulu bitirmişti.

Cemile ve kardeşleri sokakta oynuyorlardı. Tanımadığı birinin, evlerinin kapısını çaldığını gördü. Biraz sonra annesinin çığlığı duyuldu.

Kardeşleriyle birlikte koşarak annelerinin yanına gittiler. Annesi sadece ; ‘’Aliiim’’ diye dövünüyordu.

Babasının bindiği minibüs ile otomobilin kafa kafaya çarpışması sonucu meydana gelen kazada 2 kişi ölmüştü. Babası, olay yerindeki ilk müdahalesi yapıldıktan sonra ambulansla hastaneye kaldırılırken yolda yaşamını kaybetmişti.

Ailenin üstüne kâbus çökmüştü. Babasına çok az para bağlanmıştı. Annesi evinin direğini kaybetmişti ve dayanacağı kimsesi de yoktu. İki tarafın da ailesi köyde ve zor şartlar altında yaşıyorlardı. Evde mutluluktan, sevgi ve neşeden eser kalmamıştı. Taziyeye gelen komşuların getirdiği yemeklerden atıştırıp, birbirlerinin yanına sokulup uyumaya çalışıyorlardı. Belki babası, birazdan kapıyı çalacak, yine her zamanki, gibi onları kucaklayacak ve birlikte oynayacaklardı. Sanki bir mucize olacakmış gibi, kımıldamadan kapının zilini bekliyorlardı.
İki ay geçmişti. Artık taziye ziyaretine gelen komşular da kalmamıştı. Babasının iş arkadaşları yetim aylığı bağlatmıştı. İyi ki başlarını sokacak çatıları vardı. Geçim sıkıntısı yaşamaya başlamışlardı.

Bir yıl sonra Cemile’nin annesi, mahallenin tavsiye ettiği bir adam evlendi. Yapabileceğinin en iyisinin bu olduğunu düşünmüştü. Hayata dair çok fazla bir planı ve hayalleri yoktu. Eşiyle birlikte bütün hayalleri yok olmuştu. Kendi nasıl olsa köyde yaşardı ama ya çocukları ne olacaktı? Onlar için istemese de evlenmeye rıza gösterdi.

Evlendiği adamın iki oğlu vardı. Hep beraber adamın evine taşındılar. Üvey baba çok sert bir adamdı. Kahvehane işletiyordu. Bir kaşını kaldırdığı zaman iki oğlu da köşeye büzülüyordu.

Fatma, çocukları için yaptığı evlilikte, istediğini bulamamıştı. Adam, Cemile’nin okumasına izin vermemişti.

Cemile okula gidemiyor, evde annesine yardım ediyordu. Okula gidememişti. Ama evde kitap okumasını kimse engelleyemezdi. Eline ne geçerse okurdu. Annesi, elinden geldiğince roman almaya çalışırdı. Cemile’nin, kısıtlı hayatının içinde, günün birinde babası gibi bir adamla evlenme hayali vardı. Ailesini yanına alacak, bu üvey babadan ailesini kurtaracaktı.

Mahalleden görüştüğü iki kız arkadaşı vardı. Nadir de olsa, onların evlerine gelmesine çok memnun oluyordu. Çoğunlukla kitapları ona arkadaşlık ediyordu. Üvey babası, dışarıya çıkmasına hiç müsaade etmiyordu. Cemile, babasının hasretini bile içinde yaşıyordu. Bazen ıssız bir köşe bulduğunda uzaklara dalıp gidiyor, zaman zaman gözyaşlarına boğuluyordu.

Fatma, eşinin acısı yetmezmiş gibi, altında ezildiği kederiyle mücadele ederken günler, haftalar, aylar geçmişti. Fakat yüreğinin sızısı dinmemişti. Gitgide sessizleşmiş, içine kapanmıştı. Artık şarkı ve türküleri, onu terk etmişti. Şarkı söylemiyordu. Sanki gökyüzünde toplanan bulutlar, ruhunun üstünü örtmüş, daha da karanlık yapmıştı. Allahtan üvey baba kahveden geç geliyordu. Çocuklar onun geliş saatinde yataklarına yatarak, hışmından kurtuluyorlardı.

Trende bir gencin, ‘Çay ve kahve’ diye seslenmesi ile başını camdan çevirdi. Bir bardak çay satın aldı. Yanındaki teyze uykuya dalmıştı. Çayını yudumlarken hafiften yağmur başlamıştı. Sanki terk ettiği kent ardından ağlıyordu. Tren, uzaktaki sıradağların tepelerindeki karları, ekin tarlalarını hızla geride bırakarak yol alıyordu. Çay içmek iyi gelmiş, ruhunu biraz dinlendirmişti. Üzüldüğünde, keyifli olduğunda veya bir kitap okurken kendine bir bardak çay koyardı. Bir bardak çay, ayrılmaz dostu gibiydi.

Trenin istasyona girdiği saatlerde, hava henüz kararmak üzereydi. Tren hızını azaltarak, durmak üzere olduğunu yolculara hissettiriyordu. Uyuyan oğlunu uyandırdı. İsteksiz adımlarla gar kapısının önünde kendisini karşılamaya gelen Davut Amca’ya bakındı.

Adam yaklaşarak:” Cemile, kızım sen misin? “dedi. Cemile başıyla onayladı. Davut, elindeki küçük bavulu aldı ve birlikte aracına doğru yürüdüler. Eşinin taksisi aklına geldi. Onun yanında bu araba döküntü gibi duruyordu.

‘’Buyurun benim emektara’’ diyerek, bavulu yerleştirdi. Bir süre nasıl olduklarından, babasına dair anılarından bahsetti. Ve; konuşmaya başladı.

– Cemile kızım, bizim Adem iyi çocuktur, efendidir. Gündüz çalışır, akşam okula gider. Ortaokulu bitirmeye çalışıyor. En çok kendini geliştirme çabasına hayranlık duyuyor ve saygı duyuyorum. Ama beğenmezsen evlenmek zorunda değilsin. Emine teyzenin siyatikleri var, artık iş yapamıyor. Ona hem yoldaş olursun hem de ev işlerinde yardım edersin, olur biter. Sen de bizim kızımız olursun, oğlunu beraber büyütürüz. Babanın emanetisin bana, burası senin de evin, bunu hiç unutma kızım.
– Sağol Davut amca, Allah razı olsun.

Diye mırıldandı Cemile. Evlilik baskısı görmeyecek olması, onu çok rahatlamıştı.

Yirmi dakika kadar sonra evin önüne gelmişlerdi. Davut amca, valizi aldı.
¬- Hoş geldin kızım gecekondumuza. Bizim için ev ama diğer insanlar için gecekondu. Başımızı sokacağımız bu evler, bir gecede olmadı.

Bilmezler ki, tüm yoksulluğumuza rağmen bu evleri yapmak için günlerce uğraştık, çamurlarla boğuştuk. İşe gidebilmek için, durakların olduğu yerlere saatlerce yürüdük. Çok şükür alt yapıyı ve yolları yaptılar. Bazı insanlar, gecekonduda oturanları ve buraları çok küçümsüyor. Bazıları ise imreniyorlar. Kimsenin düşüncesiyle kendimi yargılamadım. İki çocuğu okuttum ve yurtdışında çalışmaya başladılar. Şimdi etrafımız, apartman doldu. Apartmanda oturanlar, beraber yaşamın birçok sorunuyla uğraşırken, ben huzur içinde evimde oturuyorum. Her gün müteahhit kapıyı çalıyor ama ben vermemek için direniyorum. Küçümseyen insanlar, şimdi şehir dışına ev yaptırıyorlar. Onlar oturdukları eve villa diyorlar. Mutlu olmak için, insanların büyük evlere, çok odalara mı, ihtiyaçları var? Bunca yıl sonra yine, bizim sokaklarımızı tekrar dolaşsalar, bizlerle sohbet etseler, bizim öykülerimizi dinleseler, bizi hor görürler miydi? Biz yetinmeyi de bildik, gerektiğinde birlikte bölüşmeyi de.

Davut amca, tahtadan yapılmış ve artık çürümeye yüz tutmuş bahçe kapısını itekledi. Evin önüne beton dökülmüş, genişçe çıkıntı vardı. Kara küçük bir masanın üstüne, küçük mini pembe ve kırmızı çiçeklerin yer aldığı ince muşamba örtü seriliydi ve iskemleler kırmızıya boyanmıştı. Rengârenk çiçekler, teneke kutulara ekilip sıralanmıştı. Bahçede meyve ağaçları vardı. Sanki yaşadıkları köy evlerini, buraya taşımışlardı.

Büyük şehir, köy evlerine benzettikleri şipşirin yuvalarında yaşayan bu güzel insanlardan neyi alıp, neyi götürmüş ve onlara nasıl katkılar vermişti? Ya kendisini neler bekliyordu? O da yaşıtları gibi, birçok genç kız gibi hayal kurmuştu. Okuyacaktı, öğretmen olacaktı. Ama hayallerin her zaman gerçekleşmediğini, küçücük yaşında öğrenmişti. Hayat yolunda sorunsuz yürüdüğünü düşünürken, başına gelenleri anlamakta zorlanıyordu.

Kapıyı ayağında şalvarı, başında yemenisi, yanakları kırmızı, hayli kilolu Güllü hanım açtı.
– Hoş geldin güzel kızım, maşallah oğlun da pek yakışıklı imiş, kaç yaşında?
– Ellerinizden öper teyzeciğim, beş yaşına yeni girdi.
Sofra hazırdı. Oğlunun başını okşadı, önüne yemeğini koydu. Yemek sonrası demlenen çayı, ev sahiplerine ikram etti. Kendisine ayrılan odaya geçerek, oğlunu uyuturken, çay bile içemeden uyuyakalmıştı.
Üç gün geçmişti. Davut Amca:
– Kızım, Adem Pazar günü, seni görmeye gelecek. Çıkar dolaşırsınız, bir yerlerde oturur konuşursunuz. Dediğim gibi; eğer istemezsen, benim kızım olursun, bundan sonra bu ev senin babanın evidir.
Kulaklarına inanamıyordu. Üvey babası, eşiyle görüşmesini bile kabul etmemiş, dışarıya çıkmalarına müsaade etmemişti. İlk geldiğinde ürkek ve utangaçtı. Davut amcanın babacanlığı, ileri görüşlü olması, yakınlığı, babasına olan sevgisi, samimi bir şekilde sohbet etmesi ile aralarında kısa zamanda güçlü bir bağ oluşmuştu.
Davut Amca hayat okulunda olgunlaşmış, yıllarca basit yaşam sürmüş bir adamdı. Gerçekten hayatı hissetmiş, algılamış, hoş görüsü yüksek bir insandı. Bir de doğadan kopmamış, şehrin büyüsüne kendisini kaptırmamıştı. Belki okumuş insanlarda olamayan bilgeliklerle donanmış biriydi. Hayatı anlamlandırmış ve hayatı farkına vararak yaşamış olduğu çok belliydi.
Babasının hem akrabası ve hem de yakın arkadaşı olması boşuna değildi. İçindeki karanlık dünyanın kapısının açıldığını duyumsuyordu.
Pazar günü kapı çaldı. Gelen Adem’di. Davut amca, içeriye buyur etti. Adem ‘Müsaade ederseniz, biz çıkalım.’ diyerek içeriye adım atmadı.
Cemile, çantasını ve hırkasını eline alarak evden çıktı. Arkadan Güllü teyzenin sesi duyuldu:
-Sen çocuğu merak etme, olur mu? Mete’ye gözüm gibi bakarım ben.
Adem’in yüzüne hafifçe yan gözle baktı. Bir gözü kördü. İnce zayıf, orta boyluydu. Durağa kadar yürüyüp, dolmuşa bindirdi. Ulus civarına gittiler. Bir binanın önüne geldikleri zaman;
– Ben bu iş hanının kapıcılığını yapıyorum. Bugün pazar olduğu için kapalı. Diğer günler ise açıktır. Birçok iş yeri var. Akşam onlar gittikten sonra kapıyı kilitlerim. Sabah çok erken kalkarım, temizlik işlerini yaparım. Kışın da kaloriferleri yakarım. Yan kapıdan bir yer açtı. Burasıda oturduğum yer.
– Kusura bakma, bekar evi işte…
Yarım penceresi olan iki odadan ibaret bir yerdi. Temizdi. Köşede, tahta bir tezgâhın üstünde küçük ocak ve bir kaç tencere vardı. İçeride biraz küf kokusu oluşmuştu. Cemile biraz şaşırmış, hayal kırıklığına uğramıştı.
Bunu hisseden Adem:
-İstersen buralara yakın, bir yerden kiralık ev bulur, taşınırız. Sen nasıl istersen, öyle olur.
Yavaş yavaş çıkrıkçılar yokuşunun başına geldiler. Bir hayli dik yokuşun, iki tarafından çeşitli ve birbirinden renkli iş yerleri vardı. Perdeci, billuriye-züccaciye, ev aletleri satan yerler, elbise, ne ararsan bulabileceğin mekan, rengârenk görünümüyle gözlere hitap ediyordu.
Adem kendisine ve Mete’ye bir şeyler seçmesini istedi ama Cemile reddetti. Kırmak istemiyordu ama bu iş olacak gibi değildi. Ara sokaklardan kuyumcuların olduğu Anafartalar caddesine çıktılar. Biraz dolaştılar. Tüm Ankara’nın gözdesi olan ve en iyi İskender yapan Uludağ lokantasının önünde durdular.
Garson onları kapıda karşıladı ve boş masaya oturttu. Siparişleri geldikten sonra yemek yerken, Adem sessizliği bozdu.
– Davut Dayı, senden bana bahsetti. Senin hayatını biliyorum. Ben köyde doğdum ve büyüdüm. Fakirlik bir yandan, annemin hastalığı bir yandan, küçük yaşta omuzuma yük bindi. Köyün çobanlığını yapıyor ve bir taraftan da anneme yardım ediyordum. Bir gün dışarda oynarken, ayağım takıldı, düştüm. Bir cam parçacı gözüme girdi. En yakın doktora götürdüler. Cam çıkarıldı ama gözümü kaybettim. Parasızlıktan tedavi de yaptıramadık. Bir tanıdık, beni Ankara’ya çağırdı ve bu iş hanına yerleştirdi. Davut amcaların komşusudur. Çok iyi bir insandır, sağ olsun. On yıldır burada çalışıyorum.
Yemek sonrası ikram edilen çaylarını içip, kalktılar. Adem bir taksi çağırdı. Arkaya Cemile’yi oturttu. Kendi de taksicinin yanına oturdu.
Eve geldiklerinde kapıyı çaldı. Kapıyı Güllü Teyze açtı.
Adem, “Davut Amca” diye seslendi. Tüm ısrarlara rağmen içeriye girmedi.
-Dayım, sana söz verdiğim saatte, emanetini eve getirdim
dedi ve müsaade isteyip, oradan ayrıldı.
Cemile birden mutlu olmuştu. “Demek ki beni kızları gibi kabullenmişler. Bana bir şey tembih etmedi, bana güvendi.’’diye geçirdi içinden. Babası öldüğünden beri ilk kez bir erkek tarafından korunuyordu. İçi neşeyle doldu. Hemen içeri girerek, çay koydu. Çay demlenene kadar, oğluyla oynayan Davut amcayı izledi. Gözleri buğulanmıştı. Göz kapaklarını kırptığı anda akan yaşları kimseye göstermeden sildi.
Davut amca hanımına göz attı ve işaret etti. Güllü Teyze, Mete’yi alıp, dışarıya çıkardı. Kendisine çay getiren Cemile’ye ”çayını al, yanıma gel, otur kızım” dedi. Cemile, tedirgin bir şekilde karşısındaki iskemlenin ucuna ilişti.
-Bak kızım, Adem’in bir gözü görmüyor ve kapanmış. Belki bana çok kızdın. Ben sana neden bir gözünün kör olduğu söylemedim, biliyor musun? Sana bunu baştan söyleseydim, belki Adem’i tanımadan reddedecektin. O nedenle senden sakladım. Her nedense bir gün bizim de engelli olabileceğimiz aklımızın ucundan geçmez ve empati kurmak istemeyiz. Bizlere o gruplar hakkında karar vermeyi kolaylaştıran, önceden zihnimizde oluşturulmuş bir takım izlenimlerdir. Aha “bula bula körü mü bulup evlenmiş” gibi alaycı cümleler,” sarışınlar aptal olu’’ ve “ Japonlar çalışkandır”, “erkek adam ağlamaz “ gibi sözlerle, biz zamanla kalıp yargılar oluştururuz. Bu olumsuz kalıp yargılarımız da, önyargılarımızı oluşturur. Adem gibi biriyle karşılaştığın zaman, eminin önyargın nedeniyle olumsuz bakmışındır. “Belki oturur konuşursan, fikrin değişir “diye umut ettim. Sen artık benim kızımsın, iki oğlum da Almanya’da üç yılda bir geliyorlar, geldiklerinde de üç gün kalıyorlar, denize gidiyorlar. Sen ve oğlun evimize renk kattınız, evimize neşe geldi sayenizde. Çok şükür emekli maaşım var. Güllü Teyzeni de oğullarımız emekli etti. Biz istemiyoruz ama sağ olsunlar, ara sıra bize para gönderiyorlar. Yani maddi zorluğumuz yok. Kapıda arabamı, eski diye satıp, yenisini almak istediler. Kabul etmedim. Kırk yılda bir araca ihtiyacım oluyor. Kapıda durması için mi araba değiştireceğim? Tüm ısrarlarına rağmen, kabul etmedim. Çayından bir yudum aldı:
– Kızım sen düşün, karar senin. Adem’den on beş gün izin istedim. Daha fazla da bekletip, umutlandırmak doğru olmaz.
Davut amca mutfağa doğru yürüdü. Çayını doldurup bahçeye çıktı. Bahçede Mete’nin oyununa katılmış, kahkahalar atarak kovalamaca oynuyorlardı. Mete çok mutlu gözüküyordu.
Cemile cama yaslanıp, bir süre onları izledi. Peki, şimdi ne yapacaktı? Beğenmediği bir insanla evlenip, küf kokulu eve mi sığınacaktı? Yoksa burada kalarak, kendini oğluna mı adayacaktı? İki duygu arasında gidip geliyordu. Küçüklüğünden beri her gece başını yastığına koyduğunda, sıcak bir yuvası olması için dua etmişti. İsteyerek yaptığı, içinde mutlu olacağını umut ettiği bu ev, onu büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı.
Devam edecektir.

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
Advert

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.