|
Getting your Trinity Audio player ready... |
KESK’in (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) kuruluş süreci Türkiye işçi sınıfı ve kamu emekçileri hareketinin en önemli başlıklarından biridir. Hem çok sert devlet baskılarıyla hem de büyük, yaratıcı ve kararlı direnişlerle örülü bir tarih… Günümüzde gelinen nokta ise bu tarihe yakışmıyor. Türkiye’de emekçiler bir kez daha kurmaysız!
KESK Nasıl Kuruldu? Direnişlerin, Grevlerin ve Yasakların İçinden Doğan Bir Konfederasyon
1960’lar – İlk Kıvılcım: Devlet Memurlarının Sendika Arayışı
Türkiye’de kamu çalışanlarının sendika hakkı 1960’ların sonunda başlamıştı.
1965’te çıkarılan 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Yasası, kamu emekçilerinin sendika kurmasına izin verdi ama grev, toplu sözleşme ve gerçek örgütlenme hakkı yoktu.
1971 muhtırasından sonra bu yasayı da kaldırdılar, kamu çalışanlarının sendikalaşması tamamen yasaklandı.
1970’lerin Sonu – Sessizlik ve Bastırma Dönemi
12 Eylül darbesiyle birlikte tüm emek örgütleri gibi kamu çalışanları grupları da tamamen dağıtıldı.
Bu dönem, memurların örgütlenme girişimlerinin tamamen yeraltına itildiği ve “sendika” kelimesinin bile fiilen yasaklandığı bir dönemdir.
1980’lerin Sonu – Buzların Çatlaması
1980’lerin ortasından itibaren kamu çalışanları ücretlerinin erimesi, özelleştirmeler ve neoliberal politikalar büyük tepki topladı.
Önce örgütlenme komiteleri, sonra kurultaylar, ardından fiili-meşru mücadele geleneği filizlendi.
Bu dönemde kurulan yapılar arasında:
- Eğitim-İş’in yeniden canlanması
- Tüm Sağlık-Sen
- Tüm Büro-Sen
- Tüm Bel-Sen
- Tüm Haber-Sen
Bu sendikalar fiilen sendikaydı ama devlet tarafından yasal olarak tanınmıyordu.
1990 – Büyük Kırılma: Tüm Bel-Sen’in Kuruluşu
1990’da belediye emekçilerinin kurduğu Tüm Bel-Sen, KESK’in çekirdeğini oluşturan en önemli sendikadır.
- Belediye çalışanları fiili toplu sözleşme yaptı.
- Bu toplu sözleşmelere belediye başkanları imza attı.
- Devlet bu sözleşmeleri “yasa dışı” ilan etti.
- Yüzlerce memur hakkında soruşturma açıldı.
Ama geri adım atılmadı. “Fiili ve meşru mücadele” çizgisi bu mücadeleyle kurumsallaştı.
1990–1995: Grevler, İş Bırakmalar, Gözaltılar
KESK’in gerçek kuruluş döneminde yaşananlar bugünden bakınca çok etkileyicidir:
- Milyonlara varan katılımlı iş bırakmalar
- Okullarda, hastanelerde, belediyelerde fiili grevler
- Pankart açtıkları için gözaltına alınan öğretmenler
- Sendika kurdukları için sürgün edilen kamu emekçileri
- Bakanlıkların önünde sabahlamalı oturma eylemleri
- Kadıköy, Ankara, İzmir, Diyarbakır’da on binlerin yürüyüşleri
Devletin tavrı nettir:
“Memurlar sendika kuramaz.”
Kamu emekçilerinin cevabı da nettir:
“Kuruyoruz.”
Bu dönemin sloganı KESK’in ruhunu özetler:
“Fiili-meşru mücadele.”
1995 – Büyük Kuruluş: KESK
15–16 Haziran 1995’te Ankara’da toplanan kamu emekçileri, yılların birikimini bir çatı altında topladı.
VE KESK resmen kuruldu.
Kurucu bileşenler arasında şunlar vardı:
- Eğitim-Sen
- Tüm Bel-Sen
- Tüm Sağlık-Sen
- Tüm Haber-Sen
- Tarım Orkam-Sen
- Enerji Yapı Yol-Sen
- BES (Büro Emekçileri Sendikası)
- Yapı Yol-Sen
Bu kuruluş kongresi, Türkiye’de devlet memurlarının fiilen grevli toplu sözleşmeli sendika hakkını ilan etmesi anlamına geldi.
O dönem KESK’in kurulması, Türkiye demokrasi tarihinin “sessiz devrimlerinden biri” olarak görülür.
1996–2000: Büyük Direnişler Dönemi
KESK kurulur kurulmaz büyük eylemler yaptı:
- 1996 Kamu Emekçileri Günü eylemleri
- Ankara yürüyüşleri
- Alanlarda yüz binler
- 1 günlük, sonra 2 günlük iş bırakmalar
- Binlerce soruşturma, disiplin cezası, gözaltı
KESK, Türkiye’de memurların sendika hakkının anayasal ve yasal olarak tanınmasının yolunu fiilen açtı.
Nitekim:
- 2001’de 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası çıkarıldı.
Bu yasa eksik ve kısıtlayıcıydı ama KESK’in fiili mücadelesi olmasaydı çıkmazdı.
KESK’i Diğer Sendikalardan Ayıran Ne Oldu?
- “Yasal izin verince kurarız” demedi, yasayı fiilen yararak kuruldu.
- Kamu emekçilerinin sendikal haklarını mücadeleyle kazandı.
- Grev hakkını fiilen uyguladı.
- Devletin en sert baskı döneminde örgütlendi.
- Feminist hareketle, demokrasi hareketiyle, barış mücadelesiyle organik bağ kuran ilk büyük işçi konfederasyonu oldu.
KESK Neyi Temsil Eder?
KESK bir konfederasyon olmanın ötesinde, Türkiye emek hareketinin en önemli damarını temsil eder:
- Kamusal eğitim
- Kamusal sağlık
- Demokratik sendikal haklar
- Laiklik
- Barış
- Eşitlik
- Kadın özgürlüğü
- Emekçilerin ekonomik-demokratik talepleri
KESK, Türkiye’de kamu emekçileri hareketinin en radikal, en politik ve en hak temelli örgütüdür.
Sonuç: KESK Baskının İçinden Doğdu
Özetle:
Kamu emekçileri 30 yıl boyunca “sendika kuramazsın” denmesine rağmen
sendika kurdu,
grev yaptı,
toplu sözleşme imzaladı,
açığa alındı,
gözaltına alındı,
ama geri adım atmadı.
Ve KESK böyle kuruldu.
Kronoloji tamam ama en can alıcı günleri daha ayrıntılı hatırlayalım. Asla unutulmasın bunlar. Korkulmasın da. Direnen kazanır. Kazandık, yine kazanırız. Şimdi orada yaşadığımız polis saldısının acısı geçti gitti. Ama KESK’in şu anki halinin acısı geçmiyor. Geçmesin de…
17 Mart 1990: Kızılay’da Bir Çığlık, Bir Eşik
Kamu emekçilerinin sendikal hakları, 1990’ların başında yalnızca hukuken yasaklı değildi; aynı zamanda fiilen bastırılan, varlığı inkâr edilen bir talepti. Ama bu inkâr, 17 Mart 1990’da Ankara’nın ortasında patlayan bir gerçeklikle yüzleşti.
O gün binlerce öğretmen, memur, sağlıkçı Kızılay’da buluşmak için yürüdü.
Üzerlerinde yalnızca öğretmen önlükleri, ellerinde dilekçeler, ağızlarında tek bir cümle vardı:
“Biz de bu ülkenin emekçileriyiz.”
Devlet ise o güne kadar alıştığı refleksle cevap verdi:
Yasak. Barikat. Cop.
Polis, Kızılay’ın her yanını çevreleyen çemberi daralttıkça, kalabalığın kararlılığı genişledi.
Bir köşede panzerin önünde bekleyen yaşlı bir öğretmen vardı; omuzları çökük değildi, aksine bütün meydanın yükünü taşıyordu.
Bir başka köşede genç bir memur cop darbelerinin arasında “Bugün vuruyorlar, yarın bizi tanıyacaklar!” diye bağırıyordu.
Müdahale dakikalar değil, saatler sürdü.
Öğretmenler okul bahçesinde değil, Kızılay’ın asfaltında sürüklendi.
Gözaltı araçları birer sınıfa döndü; herkes aynı dersi işliyordu:
Hak verilmez, alınır.
Ve tam da o gün, kamu emekçileri hareketi kendi gerçeğini fark etti:
Dağınık sendika girişimleri bir şeydi, ama birlikte dayak yemek başka bir şeydi.
Her cop darbesi aynı soruyu sorduruyordu:
“Biz zaten bir sendika değil miyiz?”
Kızılay’dan yükselen bu çığlık, tek bir eylemin değil, bir dönüşümün sesi oldu.
KESK’in kuruluşuna giden yol o gün açıldı.
Sendikal haklar müzakere masasında değil, Kızılay’ın orta yerinde, asfaltın sıcaklığıyla ve gazın yakıcılığıyla yazıldı.
Bugün KESK’i anlamak isteyen herkes, önce o güne bakmalı:
Çünkü 17 Mart 1990, yalnızca bir müdahale değil;
bir halkın kendine verdiği bir sözdü.
16 Haziran 1990 – Ankara Kızılay Yürüyüşü ve Polis Saldırısı
KESK’in öncülü sayılan fiili-meşru mücadele sürecinin en kırılma anlarından biri, 16 Haziran 1990’da yaşanan büyük kamu emekçileri yürüyüşüdür. O dönem memurların sendika kurma hakkı yasal olarak tanınmış değildi. Buna rağmen “kamu çalışanları sendikal hakları” için Türkiye’nin dört bir yanından binlerce emekçi Ankara’ya akın etti.
Ne olacaktı?
Kızılay Meydanı’nda yapılacak basın açıklamasıyla kamu çalışanlarının talepleri duyurulacaktı. Ancak devlet, sendikalaşma girişimini “tehdit” olarak gördüğünden, daha sabahın erken saatlerinde Kızılay ablukaya alınmıştı.
Olayın kendisi:
- İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Trabzon ve birçok ilden gelen öğretmen, sağlıkçı, mühendis, memur grupları Ankara’ya vardıklarında daha tren garında takip altına alındı.
- Kızılay’a yürümeye çalışan kortejler, Güvenpark ve Sakarya Caddesi çevresinde polis barikatlarıyla durduruldu.
- Polis, yürüyüşe izin vermeyerek sert bir saldırı başlattı:
– Tazyikli su,
– Biber gazı benzeri kimyasal (o dönem CS gazı ağırlıkta),
– Cop ve plastik mermi kullanıldı.
- Saldırı sonucu çok sayıda kamu emekçisi yaralandı, yüzlercesi gözaltına alındı.
- Basın mensuplarının çekim yapması engellendi, kameralar kırıldı.
Bu olay neden önemliydi?
Çünkü ertesi gün Türkiye’nin dört bir yanında aynı şiddete tepki olarak dayanışma eylemleri yapıldı. Bu, kamu emekçilerinin “korkmuyoruz, fiilen örgütleneceğiz” mesajını verdiği ilk kitlesel çıkışlardan biriydi.
KESK’in 1995’te resmen kurulmasına giden süreçte 16 Haziran Yürüyüşü, kamu çalışanı hareketinin hafızasında “yeni bir başlangıcın fitili” olarak yer etti.
Şimdi bir de bugün gelinen durumu bir tablo üzerinden inceleyelim:
Bir zamanlar bu ülkenin en diri, en kavgalı, en umutlu emek örgütlerinden biriydi KESK. Mitingleri yalnızca kalabalık olduğu için değil, sesi uzaklara ulaştığı için hatırlardık. Öğretmenin, sağlıkçının, memurun sesi… Bugün ise bu ses neredeyse fısıltıya dönmüş durumda. Üzülüyorum; ama daha çok kızıyorum.
Çünkü KESK’i zayıflatan şey yalnızca devlet baskısı değil. Asıl mesele, yıllar içinde bir sendikacılık hastalığının içimize sızmış olması: temsilciliği koltukla eşitleyen, mücadeleyi prosedüre indirgeyen, üyeyi özne değil sayı olarak gören bir alışkanlık. Bu anlayış, en büyük zararı “örgütlenme” denen o canlı dokunun damarlarına verdi.
Mücadeleci sendikacılık eğitimle ayakta durur; kadrolar disiplinle yetişir; üyeler tartışarak, öğrenerek, cesaret alarak güçlenir. Oysa bugün birçok şubede eğitim toplantısı bir “yük”, örgütlenme faaliyeti bir “angarya”, siyasal perspektif ise “risk” gibi görülüyor. Sonuç: güçlü bir tarih, ama zayıf bir bugün.
Bütün bunları haksızlık olsun diye söylemiyorum. Çünkü KESK hâlâ bu ülkenin en önemli emek miraslarından biri. Hâlâ inanmak isteyen, yeniden canlandırmak isteyen binlerce insan var. Üzülmemizin sebebi de bu zaten: kaybı görüyoruz, potansiyeli biliyoruz.
KESK’in yeniden bir güç olması mümkün. Ama bunun yolu, koltuk siyasetiyle değil; ortak akıl, sürekli eğitim, sokakla bağ kuran bir çizgi ve üyeyi gerçekten örgütleyen bir irade yaratmaktan geçiyor. Kısacası, bugünün sessizliğini yarının cesaretine çevirmekten…
Sonsöz
Sendikaların il temsilcilikleri, çalışmalarını çoğu zaman genel merkez kararlarının sınırlarına sıkıştırıyor. Bu, ilk bakışta bütünü koruyan bir disiplin gibi görünse de, yerelin ihtiyaçlarını; her ilin kendine özgü siyasal dinamiklerini, emekçinin somut sorunlarını görünmez kılıyor. Buna bir de genel merkezlerin dönemsel politik hesapları eklenince, şubeler yalnızca yukarıdan gelen doğrultuyu tekrar eden yapılara dönüşüyor. Oysa şubelerin gücü, gerektiğinde kendi sözünü kurabilmesinden, yerelin nabzını tutup mücadelede öncülük alabilmesinden gelir.
Evet, devlet baskısı büyük. Evet, yasalar ya işlemiyor ya da emekçinin aleyhine çalışıyor. Ama mücadele dediğimiz şey zaten verili zeminin lütfuyla değil, tam tersine o zemini bilerek ve onu aşacak bir hat örerek büyür. Bugün bu hattın giderek silikleştiğini görmek, benim gibi ömrünün on altı yılını KESK’e adamış biri için yalnızca politik bir tespit değil; aynı zamanda kişisel bir acı.
Yine olsa yine yapardım. Aynı sokaklardan geçer, aynı barikatların arkasına dizilir, aynı toplantılarda saatlerce tartışırdım. Ama bugün tüm bu birikimi —üzgün, kırgın ve bir o kadar da kızgın— izliyorum. Çünkü KESK’in taşıdığı imkan, bugün içinde bulunduğu dar gömlekten çok daha büyüktür. Ve o imkanın ateşini söndürmeye kimsenin hakkı yoktur.
Bedriye YILDIZELİ









Sevgili Bedriye öğretmenim, size içten selamlarımı iletiyorum.
Benim kalemimin, dağarcığımın yetmeyeceği yazınız gerçekten nefes kesici.
Bugüne kadar KESK’i böylesine samimi,
yapıcı ve objektif,
böylesine derinlikli ve aynı zamanda duyguların özünü yakalayarak değerlendiren çalışma gördüm diyemem.
Öyle düşünmen beri içinde olduğunuz;
Kamu emekçilerinin aklını, yüreğini ve tarihsel birikimini aynı potada eriten bir yaklaşım ancak o dönemin zor koşullarının her zerresini yaşamış, ilmik ilmik dokuyarak mücadeleyi iliklerine kadar hissetmiş insanların kaleminden çıkabilir.
Okudukça içim dünü andım bu güne öfkem kabardı, heyecanım arttı.
İçtenlikle bu değerli katkınız için size yürekten teşekkür ediyorum.
Saygı ve sevgiler sunuyorum yuvanıza.