Kentin vicdanı olma yolunda çabalarken; sürekli şaşırtıyor, kızdırıyor ve tedirgin ediyor. Sözcüklerin yalanını nasıl ki başka sözcükler açığa çıkarıyorsa, kedi de kentin yalanını açığa çıkarıyordu. Olmanın ne kadar zor bir uğraş olduğunu, beyin nöronlarının deviniminden ve rüzgârın uğultusundan anlıyordu. Eylem biçimiyle en uçta yaşayanlara benziyordu; kararlı, ilkeli, ödün vermez ve uzlaşmazdı.
Kentin eşiğine ayak bastığında, geçmiş apazsızca karşısına dikiliverdi. Geçmişin o puslu aynasında asılı kalan, asilik, sınırsızlık ve cüretkârlık onu daha da cesaretlendirdi.
Yaşanmış günlere gözünü kırpmadan bakmasını sağlayacak olan o bozulmamış, o bir anlık zaman parçasını keskin gözleriyle taradı: “Geçmişi nasıl anımsadığını söyle! Sana kim olduğunu söyleyeyim ya da nasıl yaşadığını söyleyeyim.” diye mırıldandı. Kedi için geçmiş, karşılıklı oynanan bir oyun gibiydi. Bu oyun, öyle incelikliydi ki her seferinde kediyi daha ince, daha keskin bir ip üzerinde yürümek zorunda bırakıyordu. Kediye göre, geçmişin metafiziği yoktu. Anımsadığı sözcükler; tutku, coşku, sıçrama, düşme, çarpma ve patlama idi. İmbikten süzülen bir damla gibi süzülüp bilincine yayıldılar.
Onun için geçmiş, yalnızca geçip giden ya da yaşandığı gibi kalan değildi. Hatta anıların izdüşümü hiç değildi. Onun suç ortağı ve amansız düşmanıydı. O, geçmişe her an dokunduğunu, geçmişin de ona dokunduğunu bilecek kadar bilgeydi. Kedi için geçmiş, öyle güçlüydü ki; yırtıyor, parçalara ayırıyor, bugünden koparıyor, daha karmaşık ve daha bir bütün olarak yaşanan belki de yeniden kurgulanan hayalin ya da gerçeğin kucağına bodoslama atıyordu.
Her iki halde de kedi, dehşeti yaşıyordu. Geçmişi dehşetten ayırmıyordu; yaşadığı bu dehşetle her defasında kendini yeniden aşıyordu. Yaşadıkları, bilincinde yırtıcı ve vahşi bir sevinç oluşturuyordu. Bu sevinç, rüya ve gerçekle harmanlanıyor, tutkuyla yaşıyor ve hayal görüyordu. Bu hayal içinde geçmiş, bir umut değil, bir varlıktı. Kendi için bütün hayat, geçmişin göğsünde doğuyor ve ölüyordu.
Kediye daima eşlik eden sessizlik ve gölgenin yanında duran geçmiş, dalgalanıyor, değişiyor, dönüşüyor ama hep kediyle birlikte ve hep akacak biçimde yol alıyordu. Kedi, geçmişin iki yüzünü de biliyordu. Karanlık olana yaklaşmak için ona korkusuzca dokunmak gerektiğini deneyerek öğrenmişti. O dokunmanın içinde birçok an’ın varlığını hissediyordu. Ama öyle bir an yaşıyordu ki karanlığın kapkara yüzü görünmez, yolların akışı seçilmez oluyordu. Böyle zamanlarda kedi pes etmiyor, geçmişin karanlık yüzüne basa basa, hayaline doğru gidiyordu.
Karanlığın dikenli hendeklerinde yolunu eşeleyerek yürüyen kedi, acıyla kente bakıyor. Cesaretini tamamen yitirmiş, yalnızlığında tükenen kentin arkasından derin bir iç çekiyor. Kentin kişiliğinde ufacık da olsa bir umut ışığı arıyor. Kent için umudun, unutulan bir geçmişten öte başka bir anlam içermediğini irkilerek fark ediyor.
Kentin üzerine düşen solgun güneş, dalları budanmış bodur ağaçlar, sararmış çimlerin kokusu, suyun tadı ve rengi, hepsi ama hepsi ona yabancı. İnsan denen canlının sürekli konuşması ve eylemsiz öfkesi, kedinin beyin dalgalarını köreltmeye yeltense de kedi keskin görüşüyle bu tuzağa düşmüyor.
Kentin sokaklarındaki bütün insanlar; ülkenin, ordunun, toplumun, ailenin, kişinin, şerefini aranıyor. Her yerde her koşulda şeref aranıyor ve şeref her koşulda ağır basıyor. Kedi, sokakların çaresiz sesine kulak kabartıyor. Sokaklar hüngür hüngür ağlıyor. Neden ağladıklarını sormuyor.
Yanıtını bildiği soruları sormanın kendini görünür kılmak isteyenlerin yeğlediği bir yöntem olduğundan haberdar. Sokaklara umut veremediğini düşünüyor.
Her şeye rağmen yeniden filizlenen umudu sokaklara armağan etmek için miyavlamaya başlıyor. Miyavlaması gökyüzüne kadar ulaşıyor. Kedinin sesiyle devinmeye başlayan kara bulutlar birbirini kaydırarak nazlı nazlı toprağa dökülüyorlar. Açlığın gölgesinde hayatla dolup taşan sokakların artık çiçek açma zamanının gelmiş olduğunu toprağı uyandıran damlaların sesinden anlıyor.
Uzun-kısa, dar-geniş, temiz-kirli hiçbir sokaktan uysallık ve uzlaşma beklemiyor. Uzlaşma ve uysallığın sokaklara hakaret olacağını düşünüyor. Umuttan, sevgiden, gençlikten ve kahkahadan gittikçe uzaklaşan sokakların düzensiz nefesi ve çatlamış dudaklarının kuru şapırtısı, yağmurun sesine ve Chico Buarque’nin müziğine karışıyor.






