Şöyle bir durup etrafınıza baksanıza; kaçımız gerçekten “buradayız”? Cebimizdeki o küçük, ışıklı kutular dünyayı ayağımıza getirdi getirmesine ama sanki ruhumuzu da bir yerlerde rehin bıraktık. Eskiden “hal hatır sormak” için yollar aşılır, kapılar çalınırdı. Şimdi ise bir hikâyeye bırakılan kalp emojisiyle vicdanımızı rahatlatıyoruz. Arkadaşlığın, dostluğun, hatta en köklü akrabalıkların bile “sanallaştığı” garip bir çağın figüranları olduk.
Yalnızlık Güzellemesi mi, Yoksa Kaçış mı?
Bu yeni dünyanın en büyük tuzağı, o çok meşhur “yalnızlık asaletir” güzellemeleri. Sosyal medyanın her köşesinde bir yaşam koçu, bir kişisel gelişim uzmanı ağız birliği etmişçesine yalnızlığı kutsuyor; “Kendi kendine yetmek en büyük erdemdir” diyerek bizi izole birer adaya dönüştürüyorlar. Elbette insanın kendiyle kalabilmesi kıymetlidir; ama bu pazarlanan yalnızlık aslında kopan bağlarımızı örtbas etmek için uydurduğumuz bir kılıftan başka bir şey değil. İnsan sosyal bir varlıktır; oysa biz en yakınlarımızı bile sadece ekran kaydırırken gördüğümüz karelerden takip eder olduk. Onları “izliyoruz” ama onlarla “konuşmuyoruz”. Sesini duymadığımız, gözünün içine bakmadığımız birine nasıl gerçekten “yakınım” diyebiliriz ki?
Bildirim Seslerine Kurban Edilen Bayramlar
Hele o “Nerede o eski bayramlar?” serzenişi… Artık bu cümleyi kurmak bile bir lüks haline geldi. Bir zamanlar bayramlar; küslerin barıştığı, kalabalık sofraların o şenlikli gürültüsüyle dolup taşan, el öpmenin samimiyetini iliklerimize kadar hissettiğimiz zamanlardı. Şimdi ise bayram sabahları, tatil beldelerinden atılan “check-in”ler ya da rehberdeki herkese aynı anda fırlatılan, ruhu çalınmış toplu mesajlardan ibaret. Eskiden kapıda duyulan o heyecanlı tıkırtıların yerini, telefonun soğuk bildirim sesi aldı. Yan masada oturan arkadaşımıza bir şey anlatmak yerine, ona bir video gönderip yanımızdayken uzağımızda kalmasını izliyoruz. Aynı mekândayız ama fersah fersah uzağız.
İnsan Kalabilmenin Yolu: Yeniden “Bağ” Kurmak
Asıl mesele teknolojinin gelişmesi değil, bizim o teknolojinin içinde ufalanıp gitmemiz. İnsanlığımızı kaybettiğimiz yer o parlayan camlarsa, bulacağımız yer de birbirimizin gözlerinin içidir. İnsan, insanın gölgesinde yetişir; bir “like” ile değil. Artık bir “görüldü” atmak yerine sevdiğimiz birinin sesini duymak için aramalı, kahve içerken telefonu ekranı aşağı bakacak şekilde masaya bırakmalıyız. O anı sadece lenslerin arasından değil, kendi gözbebeklerimizle yaşamalıyız.
İnsan, İnsanın Şifasıdır
Dostlar; hayat, biz başka ekranlara bakarken akıp giden o paha biçilemez anların toplamıdır. Arkadaşlık bir veri dosyası, dostluk bir etkileşim puanı değildir. Birinin omuzuna dokunmanın, binlerce emojiden daha fazla şifa verdiğini hatırladığımız gün, kaybettiğimiz o eski bayramların samimiyetine de yeniden kavuşacağız. Unutmayın; dünya ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin, bir insanın kalbine giden yol hala samimi bir bakıştan ve içten bir “nasılsın?” sorusundan geçiyor.






