Doç. Dr. Girayalp Karakuş
Dün sabahın erken saatlerinde ABD’nin Venezuela’nın başkentini bombalaması ve Maduro’yu kaçırmasından sonra Venezuela dünya gündemine oturdu. Venezuela uzun yıllar İspanyol sömürgesi altında yaşayan bir ülkedir. 19. yüzyıl başlarında başlayan bağımsızlık ve cumhuriyetçilik hareketleri 20. yüzyıla kadar sürmüştür. Venezuela tarihi iç savaşlardan ziyade diplomatik ve ekonomik izolasyondan oluşmaktadır. Asker kökenli karizmatik lider Hugo Chavez’in devrimci ve kamucu politikalarını devam ettirmek isteyen Maduro ile ABD arasındaki ilişkilerin kopma noktasını 2019 yılı seçimlerine dayandırabiliriz. Maduro seçimi kıl payı farkla kazanmış ancak bu seçimi tanımayan ABD muhalefet liderini (Guaido) devlet başkanı olarak tanımıştır. Muhalefet lideri Guaido’nun popülaritesi zamanla kaybolduktan sonra ABD sürgit biçimde Batı yanlısı muhalefeti destekledi. Maduro, Chavez’in takipçisi olarak ülkenin önemli fabrikalarını ve yeraltı kaynaklarını devletleştirmiş ve ABD’li şirketlere pay vermemişti. Bu politika ABD’nin Venezuela’yı hedefe koymasının en büyük sebeplerindedir. Ayrıca ülkede önemli ölçüde altın, petrol, toprak elementlerinin olması ABD’nin iştahını kabartmış ancak Venezuela lideri Maduro bu elementleri ABD yerine Çin ve Rusya ile paylaşma yolunu tercih etmiştir. Özellikle 2022 yılından sonra iki ülke arasındaki ilişkiler kırılma noktası yaşamıştır. Amerika Birleşik Devletleri Batı Yarımküre Bürosu Venezuela raporunda Maduro’yu diktatör, kendilerini ise Venezuela’ya demokrasi getirmek isteyen bir devlet olarak nitelemiştir. Son dönemde ise ABD, Maduro’yu çeşitli uyuşturucu çeteleriyle işbirliği yapmakla suçlamıştır. Meseleyi narko-terör olarak değerlendirmişlerdir. Neticesinde 03.01.2026 tarihinde bir operasyonla Maduro ve eşi muhtemelen içeriden de birilerinin ihanetiyle kaçırılmıştır.
Venezuela’nın devrimci stratejisinin ABD’nin umurunda olduğunu düşünmüyorum. Eğer Venezuelalı liderler ABD’nin çıkarlarıyla uyumlu bir strateji izleseydi muhtemelen dünkü olaylar yaşanmayacaktı. ABD derin devletinin ülkelerinin rejimlerinden ziyade kendi maksimalist politikalarıyla uyumlu olup olmadığına bakar. Dün izlediğimiz görüntüler ABD’nin Soğuk Savaş stratejisini devam ettirdiğini kanıtlamaktadır. Zira Soğuk Savaş döneminde de ABD ile ters düşen başka ülkelerin liderleri ya suikasta kurban gitmiş ya da darbe ile devrilmiştir. 1953 İran’da Musaddık’ın devrilmesi, Şili’de Salvador Allende’nin darbeyle öldürülmesi, Brezilya’da reformist cumhurbaşkanı Joao Goulart örnek verilebilir. ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi sadece Bolivarcı devrime yapılmış bir operasyon değil, aynı zamanda Çin’in bölgedeki çıkarları bağlamında ABD’nin doğrudan Çin’i hedef aldığı söylenebilir. Dünden beri Çin’in aktif bir politika izlememesinin nedenini ise eğer Çin ve ABD arasında bir çatışma olacaksa bunun yerini ve zamanını Çin’in kendisinin belirlemek istemesinden kaynaklandığı yorumu yapılabilir.



