Kaynak: Elif Eylül Aybasoglu yoldaşın facebook sayfasından
“Devrim benim için şöyle başladı: Arkdaşım İzidor, papazın yemeklerini yapıyordu, birden yalınayak fırının üstüne sıçradı sevinçten: General Alihanof öldürülmüştü. Oydu Gürcistan ayaklanmasını bastıran. Bildiriler, mitingler. Ben de katılıyorum bunlara. Ne güzeldi. Aklımda güzel günlerin izleri var. Kara elbiseler anarşistlerdi, kırmızılar sosyal devrimciler (Ess-ser’ler), mavililer de sosyal demokratlar (Ess-de’ler); diğer renkler federalistlerindi.
Müthiş bir hırsla okumaya başladım. Önce : Kahrolsun sosyal demokratlar. Sonra da: Ekonomi üstüne konuşmalar. Bütün hayatım boyunca beni en çok etkileyen, sosyalistlerin olayları çözmekte, evreni belli bir görüşe oturtmaktaki gösterdikleri yetenek olmuştur. Marksist bir çevreye giriyorum. Tam da Alman sosyal demokratlarının, Marx’ın eleştrisi üzerine kaldırılan “Gotha Programı” yerine, 1891’de, Erfurt Kongresi sonunda kabul ettikleri “Erfurt Programı”nın üstüne gelmiş oluyorum. Her şey çok güzel, lumpen proletarya söz konusu. Kendimi bir sosyal demokrat olarak görüyorum. Babamın silahlarını çalıp, Sosyal-demokratlar Komitesi’ne götürüyorum.”-
Ve Mayakovski 14 Nisan 1930’da Lili Brik’i ve ailesini SSCB hükümetine emanet ettiğini belirten bir mektup bırakarak silahla intihar eder. Böylece coşkulu ve dopdolu geçen bir yaşamı ancak 37 yıl sürdürebilmiştir. Son dönemlerinde birlikte olduğu tiyatro aktristi Veronika Vitoldovna Polonskaya olay anını şöyle anlatıyor:
“Çoktan 14 Nisan olmuştu.
Sabah, Vladimir Vladimiroviç saat 8.30’da uğradı, taksiyle geldi, çünkü şoförünün tatil günüydü. Çok kötü görünüyordu.
Olağanüstü, güneşli, aydınlık bir Nisan günüydü. Gerçekten ilkbahar.
-Hava ne kadar güzel, dedim ona. Şu güneşe bak. Hala dünkü aptalca düşüncelerinle uğraşıyor olamazsın? Tüm bunları bırakalım, unutalım? Söz veriyor musun?
-Ben güneşi görmüyorum, gerçekte benim için pek önem taşımıyor. Aptallıklara gelince, onları bıraktım. Bunu annem yüzünden yapamadığımı anladım. Hem, artık başka kimse benimle ilgilenmiyor. Ayrıca, bunları evde konuşuruz.
Ona saat 10.30’da Nemiroviç-Dantçenko ile çok önemli bir provam olduğunu, bir dakika gecikemeyeceğimi söyledim.
-Yani, telefon edecek misin?
-Evet, evet.
Çıktım ve giriş kapısına doğru birkaç adım attım.
Bir el silah sesi patladı. Bacaklarım kesildi, bağırdım ve koridorda çırpındım: Kendimi odaya geri dönmeye zorlamayı başaramıyordum.
Hatta, bunu yapmaya karar verinceye kadar çok uzun bir sürenin geçtiği hissine kapıldım. Bununla birlikte, odada hala ateşin dumanı olduğuna göre, belli ki, hemen geri dönmüş olmalıydım.
Vladimir Vladimiroviç halının üzerinde, kolları iki yana açılmış, yatıyordu. Göğsünün üzerinde, ufacık bir kan lekesi vardı.
Sürekli olarak;
-Ne yaptın? Ne Yaptın? Diye tekrarlayarak O’nun üzerine atıldığımı anımsıyorum.
Gözleri açıktı, sabit bir şekilde bana bakıyordu ve kafasını kaldırmaya çalışıyordu.
Birşeyler söylemek istiyor gibiydi.
Yüzü ve boynu kırmızıydı, her zamankinden daha kırmızı.
Sonra başı düştü ve giderek sararmaya başladı.
Insanlar koşuştular. Biri telefon etti, biri bana:
-İlkyardım ambulansını karşılamak için acele edin, dedi.
Artık hiçbir şey anlamıyordum, dışarı koştum, gelen ambulansın basamağına sıçradım, koşarak merdivenlere geri döndüm. Ama merdivenlerde birisi:
-Çok geç, öldü, dedi.
Varlığının son yılında yaşamına girdiğim için bana yüklenen sorumluluğun bilinciyle, pek çok kere, karşılaşmalarımızı, düşüncelerini, sözlerini, davranışlarını anımsamayı denedim.
Ama 14 Nisan yıkımı benim için çok beklenmedikti, beni öncelikle, sonu sağır bir ilgisizlik biçimi ve bellek yitimine varan çılgın bir umutsuzluk durumuna getirmişti.
Kendimi, umutsuzca, yüzünü, yürüyüşünü, katıldığı olayları anımsamaya zorluyor ama bunu başaramıyordum. Tam bir boşluktu.
Parça parça olsa da, 1929 Mayıs’ından 14 Nisan 1930’a, o yılı yeniden biçimlendirebilmem, ancak, sekiz yılın sonunda, şu sıralardadır. O yıl yaşamımın en mutlu ve en mutsuz yılı oldu.”
“İsterseniz
ben çılgına dönerim tenden,
-ya da renk değiştiren bir gök gibi ufukta-
İsterseniz
öyle çıtkırıldım olurum, öyle incelirim ki
çıkarım insanlıktan, dönerim bir pantolonlu buluta!”
Son Mektup
(Şairin cesedinin yanında bulunmuştur.)
Hepinize!..
İşte ölüyorum. Kimseyi suçlamayın bundan ötürü. Hele dedikodudan, unutmayın ki, merhum nefret ederdi.
Anacığım, kardeşlerim, yoldaşlarım! Bağışlayın beni. İş değil bu, biliyorum (kimseye de ögütlemem), ama benim için başka bir çıkar yol kalmamıştı.
Lili, beni sev.
Hükümet Yoldaş! Ailem; Lili Brik, anam, kızkardeşlerim ve Veronika Vitoldovna Polonskaya’dan ibarettir; yaşamalarını sağlarsan, ne mutlu bana?
Bitmemiş şiirleri Brik’lere verin. Ne lazımsa onlar yapar.
“Bir varmış bir yokmuş” derler hani:
Aşkın küçük sandalı
hayat ırmağının akıntısına kafa
tutabilir mi?
Dayanamayıp parçalandı işte sonunda?
Acıları
mutsuzlukları
karşılıklı haksızlıkları
hatırlamağa bile değmez:
Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle.
Ve sizler mutlu olun
yeter.”



