İran’ın derin devlet aklıyla, binlerce yıllık devlet geleneğiyle ve destansı direniş hattı söylemleriyle tanımlandığı günler çok geride kalmışa benziyor. 13 Haziran 2025 gecesi İsrail’in düzenlediği ve İran’ın iç komuta merkezlerini hedef alan saldırı, yalnızca askeri bir operasyon değil; bir rejimin içten çöküşüne tutulmuş soğuk bir projektördür aynı zamanda. Bu saldırı, İran’ın yalnızca dışardan vurulabilirliğini değil, içeriden çürümüşlüğünü de gözler önüne serdi. O gece, İsrail’in silahlarından önce, İran mitinin kendisi infilak etti.
Kırılma sessizdi ama geri dönüşsüzdü. Çünkü bu rejimin hikâyesi artık ideolojik bir yükselişin değil, askeri zora yaslanarak ayakta kalmaya çalışan bir rejimin çöküş anatomisine dönüşmüş durumda.
Bu çöküşün izlerini bir gecede değil, biraz geriye gidip zamana yayılmış bir gerçeklik olarak okumak mümkün: Ambargolarla tükenen bir ekonomi, dış yayılmacılıkla içini boşaltan bir devlet, militarist şebekelerle bastırılan bir toplum, yönünü kaybetmiş bir ideoloji ve giderek ağırlaşan biryalnızlık..
İran, kırk yılı aşkın bir süredir yalnızca bir devlet olarak değil, aynı zamanda bir anlatı olarak da kendini yaşatmaya çalıştı. Şiilik üzerinden inşa edilen bu anlatı; Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve Yemen’de İran’a bağlı vekil güçler eliyle genişletilmeye çalışıldı. Ama bu genişleme, ideolojik bir yayılmadan çok bedeli halkın sırtına yüklenmiş bir askerileşme projesine dönüştü. İran, Şii coğrafyada kurduğu her ileri karakolu içeride bir ekmeğin, bir ilacın, bir geleceğin yokluğuyla ödedi.
Ve artık halk bunu görüyor. Çünkü ambargoların kestiği nefes, yalnızca dış politikanın değil, mutfağın, hastanenin, okulun, sokaktaki suskun çocuğun çaresizliğine dönüştü. Devletin bütün kaynakları, Suriye’ye aktarılan milyarlar, Irak’ta silahlandırılan milisler, Lübnan’da finanse edilen siyasal hizipler için harcandı. Ama içeride bir tek insana güvenlik, istikrar ya da umut sağlanamadı.
İran bugün ne ideolojik olarak inandırıcı, ne siyasal olarak temsil edici ve ne de ekonomik olarak sürdürülebilir bir rejimdir. Devlet, artık yalnızca orduyla, istihbaratla, bastırma mekanizmalarıyla ayakta tutuluyor. Meşruiyet, halkın rızasında değil; Devrim Muhafızları’nın namlusunda aranıyor. İbrahim Reisi’nin ölümüyle hız kazanan iç tasfiye süreci, Hamaney’in “birlik olalım” çağrısında yankısını buldu: Çünkü sistem içinden dağılmaya, içeriden parçalanmaya çoktan başladı.
İsrail’in saldırısı bu çürümeyi sadece ayyuka çıkardı, İsrail yalnızca o boşluğu okudu ve o boşluktan içeri girdi. İran ordusunun stratejik katmanlarına ulaşmak, yıllar süren bir zayıflamanın sonucuydu. Artık bir sır değil: İran, anlatıldığı kadar güçlü bir ülke değildir. Ne teknik olarak, ne kurumsal olarak ne de stratejik olarak bu çağın askeri güçlerine karşı koyacak bir koordinasyon yapısına sahiptir. Askeri gücü abartılmış, ideolojik bütünlüğü çoktan dağılmış bir rejimden geriye kalan, yalnızca bugünlerde şahit olduğumuz kocaman bir kabuktur.
Bugün İran’da sokakta yürüyen gençler, devrimci ideallerle değil, göç planlarıyla yaşıyorlar. Kadınlar, başörtüsüyle değil, gelecekleriyle bastırılıyor. Çocuklar mollaların değil, sefaletin eğitiminden geçiyor. Rejim bu ülkenin halklarına bir hayal sunamıyor artık; yalnızca bir korku, bir bastırma ve sindirme hali…
45 yıllık molla rejimi, halkın desteği üzerinden değil, tam tersine İran halklarının suskunluğu üzerinden yaşattı kendini.
İran’ın bugünkü hali, bir devletin değil, bir enkazın iç düzenle ayakta tutulma çabasıdır. Dışarıdan saldırıya değil, daha çok içeriden iflasa uğramış bir sistemin dağılma sürecine tanıklık ediyoruz. Bu sistemin çözüldüğü yer İsrail’in hedef aldığı koordinatlar değil, halkın gözünün baktığı, ama çoktan umut etmeyi bıraktığı yerdir.
Ve artık o yerde devrim yok, inanç yok, yalnızca bitmiş bir düzenin önü alınamaz çöküşü var.
Semra SARAL






