1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Güç Siyasetinin Geri Dönüşü: ABD Müdahaleciliği, Trump Söylemi Ve Dünya Barışının Geleceği

Güç Siyasetinin Geri Dönüşü: ABD Müdahaleciliği, Trump Söylemi Ve Dünya Barışının Geleceği

Soğuk Savaş sonrası dönemde “kurallara dayalı uluslararası düzen” söylemiyle meşrulaştırılan Batı merkezli küresel sistem, son on beş yılda ciddi bir meşruiyet ve işlevsellik krizine girmiştir.

Advert
featured
service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Advert

Soğuk Savaş sonrası dönemde “kurallara dayalı uluslararası düzen” söylemiyle meşrulaştırılan Batı merkezli küresel sistem, son on beş yılda ciddi bir meşruiyet ve işlevsellik krizine girmiştir. ABD’nin Venezuela politikası, Donald Trump döneminde Küba, Meksika, Kolombiya, Danimarka ve İran hakkında yapılan agresif açıklamalar; Irak, Suriye ve Libya’ya yönelik hukuksuz askerî müdahaleler ve nihayet Ortadoğu’nun kronikleşmiş istikrarsızlığı, bu krizin en görünür tezahürleridir. Akademik/Siyaset dünyasında ve Uluslararası basında giderek daha açık biçimde dile getirilen ortak kanaat;  dünya, yeniden “çıplak güç siyaseti”nin belirleyici olduğu bir döneme girmekte olduğu yönündedir.

 

ABD’nin Venezuela’ya yönelik yaptırımları ve Juan Guaidó’nun “meşru başkan” ilan edilmesi, uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmalar yaratmıştır. Etkili batı basın ve siyasi gözlemciler tarafından,  bu süreç “Latin Amerika’da Soğuk Savaş reflekslerinin geri dönüşü” olarak tanımlanırken; Washington’un demokrasi söylemi ile enerji-jeopolitik çıkarları arasındaki çelişkisine de dikkat çekilmiştir.

 

Burada asıl sorun, bir ülkenin iç siyasal krizinin dış güçler tarafından ekonomik ambargo ve diplomatik tanıma/tanımama yoluyla derinleştirilmesidir. Bu yaklaşım, BM Şartı’nın iç işlerine karışmama ilkesinin açık ihlali olarak değerlendirilmekte; dünya genelinde “egemenlik” kavramının içinin boşaltıldığı eleştirilerine yol açmaktadır.

 

Donald Trump’ın Küba’yı yeniden “düşman devlet” ilan eden yaklaşımı, Meksika’ya karşı aşağılayıcı göç söylemi, Kolombiya’ya yönelik örtülü tehditleri, Danimarka’dan Grönland’ı satın alma ya da el koyma isteği ve İran’a karşı açık askerî tehditleri; klasik diplomatik teamüllerin dışına çıkan, popülist ama son derece tehlikeli bir dilin normalleştirildiğini göstermektedir.

 

Der Spiegel ve The New York Times, Trump’ın dış politikasını “kurumsuzlaşmış kişisel güç kullanımı” olarak tanımlamış; bu tarzın sadece ABD’nin müttefiklerini değil, küresel istikrarı da zayıflattığını vurgulamıştır. Bu söylem tarzı, uluslararası ilişkilerde öngörülebilirliği azaltmakta, caydırıcılığı ise irrasyonel bir noktaya taşımaktadır.

Irak, Suriye ve Libya ve bu gün Filistin, dünyanın gözünün önünde gerçekleştirilen  ‘Hukuksuz Müdahalelerin Enkazı’ altındadır.

Irak’ın 2003’te kitle imha silahları yalanıyla işgali, Suriye’de uluslararası hukuka aykırı askerî varlıklar ve Libya’da NATO müdahalesi sonrası oluşan devlet boşluğu; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı  “Kalıcı Kriz Kuşağı”na dönüştürmüştür.

 

Uluslararası basında artık bu müdahalelerin “insani” gerekçelerle savunulamadığı dikkat çekmektedir. Financial Times ve Al Jazeera English, Libya saldırısını “başarısız devlet üretiminin laboratuvarı” olarak nitelendirmiş; Irak ve Suriye’de gerçekleştirilen  müdahaleler için ise terör örgütlerini zayıflatmak yerine yaygınlaştırdığı vurgulanmıştır.

Bu ülkelerde yaşananlar, askeri gücün siyasal çözüm üretme kapasitesinin son derece sınırlı olduğunu, hatta çoğu zaman ters etki yarattığı uluslararası barışı zedelediği kanıtlamıştır.

 

Ortadoğu, Küresel Krizin Merkez Üssü haline dönüşmüştür.

Ortadoğu artık sadece bölgesel bir sorun değil; enerji güvenliği, göç, radikalizm ve büyük güç rekabetinin kesişim noktasıdır. ABD’nin İsrail merkezli, tek taraflı ve dengeleri gözetmeyen politikaları; Türkiye, Rusya, İran ve Çin gibi aktörlerin sahada daha aktif rol üstlenmesine yol açmaktadır.

Bugün dünya barışını tehdit eden asıl unsur, tek tek krizler değil; krizleri yönetecek meşru, kapsayıcı ve bağlayıcı  küresel düzenin zayıflamasıdır.

ABD’nin son yıllardaki yaklaşımı, hukuku güçlendirmek yerine esnetmiş; diplomasi yerine yaptırımı, uzlaşı yerine tehdidi öncelemiştir. Bu durum yalnızca hedef ülkelerde değil, küresel sistemin tamamında güvensizlik üretmektedir.

 

Sonuç olarak, Yeni Bir Uluslararası Akla İhtiyaç Var.

Irak’tan Venezuela’ya, İran’dan Libya’ya uzanan bu tablo; askeri ve ekonomik zorlamaya dayalı dış politikanın sürdürülebilir olmadığını açıkça göstermektedir. Dünya barışı, ancak uluslararası hukukun yeniden merkezileştiği, çok taraflı diplomasinin güçlendirildiği ve büyük güçlerin hesap verilebilir olduğu bir sistemle mümkün olabilir.

Aksi halde, bugün Ortadoğu’da yaşanan kaosun yarın Latin Amerika’da, Afrika’da ve hatta Avrupa’nın periferisinde tekrarlandığı bir dünya düzeniyle karşı karşıya kalmak kaçınılmazdır.

 

Güç Siyasetinin Geri Dönüşü: ABD Müdahaleciliği, Trump Söylemi Ve Dünya Barışının Geleceği
+ - 0
Advert

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advert
Advert
Giriş Yap

Sol Medya ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin