Dünya, büyük ve kanlı bir tiyatro sahnesine dönüştü. Işıkların altında parıldayan takım elbiseler, sahte gülümsemeler ve kürsülerden yükselen o ikiyüzlü barış nutukları… Ama kulisin arkasından yayılan o ağır koku, artık saklanamayacak kadar keskin. Epstein dosyaları; sadece bir suç şebekesinin dökümü değil, modern denilen bu dünyanın ahlaki iflasının, ruhunu şeytana satan “seçkinlerin” utanç vesikasıdır.
Masumiyetin Kanıyla Yazılan Siyaset
İddialar dehşet verici değil, doğrudan insanlığın ölüm ilanıdır. Gücü elinde tutanların; en savunmasız olanların, yani çocukların minicik canları ve tertemiz ruhları üzerinden kurdukları o karanlık ağ, midemizi değil vicdanımızı bulandırıyor. Eğer bir sistem, kendi kirli suçlarını örtbas etmek için koca bir coğrafyayı ateşe atabiliyor, kendi günahlarını gizlemek için savaşlar çıkarabiliyorsa; orada ne demokrasiden bahsedilebilir ne de insanlıktan.
Bu tablo bize şunu haykırıyor: Küresel siyaset, vicdanını kaybetmiş bir devdir. Bir yanda “özgürlük” getirme bahanesiyle okulları bombalanan, parçalanmış bedenleri tozlu sokaklardan toplanan çocuklar; diğer yanda bu kaosun sis bulutu arkasında kendi canavarca arzularını gizleyen “efendiler”. Savaş, bazen toprak kazanmak için değil; bazen gerçeği masumların kanıyla boğmak, dosyaları kanla mühürlemek için bir perde olarak kullanılır.
Neden Hep Çocuklar Ölüyor?
Peki, neden hep çocuklar hedef? İran’da bir okul bahçesinde oyun oynarken parçalanan o bedenler, Gazze’de elinde oyuncağıyla can veren o bebekler neden bu büyük satranç tahtasının ilk kurbanları?
Çünkü çocuklar bir milletin yarınıdır, umududur. Bir toplumu ruhundan vurmak istiyorsanız, önce onun masumiyetini katletmeniz gerekir. Çocukların ağladığı, uykularında bombalarla uyandığı bir dünyada, hangi liderin zafer çığlığı gerçek olabilir? Hangi güç, bir çocuğun tek bir damla gözyaşından daha kıymetlidir? Onlar öldükçe sadece bir beden toprağa düşmüyor; insanlığın geleceği, adalete olan inancı ve Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi de toprağa gömülüyor.
”Gerçeği Konuşmayı Asla Bırakmayın”
Ted Lieu’nun çağrısı aslında karanlığın ortasında yükselen bir feryattır. Biliyoruz ki bu dosyalar, güç odaklarının elinde birer şantaj malzemesi olarak tutuluyor. Kimin eli kimin cebinde, hangi kirli pazarlıkla o koltuklar korunuyor? Halklar; yapay korkularla, ideolojik kavgalarla birbirine kırdırılırken, yukarıdakiler aynı günah havuzunda, aynı masum kanıyla yıkanmaya devam ediyor.
Siyasal İslam’ın maskesi, radikal sağın sertliği ya da neoliberal solun süslü kelimeleri… Hepsi birer illüzyon! Vicdansızlığın rengi her yerde aynıdır. İnançları, kutsal değerleri ve vatan sevgisini kendilerine zırh yapanlar, aslında o değerlere en büyük hançeri vuranlardır.
Bizim Sorumluluğumuz: İçten Dışa Bir Uyanış
Bu manzaraya bakıp “dünya zaten böyle” diyerek köşemize çekilmek, o suça ortak olmaktır. Eğer Atatürk’ün bize vasiyet ettiği o “fikri hür, vicdanı hür” duruşu sergileyeceksek; sadece kendi kapımızın önündeki çürümeyi değil, dünyayı saran bu uru da görmeliyiz. Türkiye, kendi içindeki sosyal çürümeyle, çocuk istismarıyla ve ahlaki yozlaşmayla savaşırken; dışarıdaki bu büyük riyakarlığa karşı da bir adalet kalesi olmak zorundadır.
Unutmayın; bugün okyanus ötesinde örtbas edilen bir çocuk çığlığı, yarın bizim sınırlarımızda kopacak bir fırtınanın habercisidir. Eğer kendi çocuklarımızı koruyamazsak, dünyadaki çocukların katline sessiz kalırsak, vatan sevgimiz sadece dilden dökülen boş bir iddiadan ibaret kalır.
Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Önemli olan, o gerçekler gün yüzüne çıktığında bizim hangi tarafta durduğumuzdur. Masumun ahı, kralların tahtını elbet sarsacaktır. Bizim görevimiz ise, o tahtlar yerle bir olurken vatanımızı, onurumuzu ve sarsılmaz vicdanımızı bu kanlı enkazın altında bırakmamaktır.
Vatanını seven, dünyadaki her masum çocuğu kendi evladı sayan o asil ruhla ayağa kalk! Çünkü karanlığın en koyu olduğu an, şafağın en yakın olduğu andır.






