Şişli Belediye Başkanı/Silivri Cezaevi
– Türkiye’de gençlik, bir ‘kriz’ konusu olarak ele alınıyor. Annelerin, babaların, okulların, belediyelerin, gençleri konu alan tüm kamu kurumlarının bir kriz ve krizin yönetimi konusu gençlik. Ancak bu krizin öznesi gençler, kendilerinin duyulmadığı, dinlenmediği bir siyaset ikliminden çözüm de beklemiyor, iyi bir gelecek de…
Halbuki krizler çağının gençlik için yarattığı güvensizlik iklimi, gençlerin üzerindeki yükü artırırken, bu yükü kaldırmanın yolları, yöntemleri hakkında karar almak ve uygulamak da onların ellerinde olmalı. Bu da eskiyen, yaşlanan, hayatı ıskalayan siyaseti, gençlerin siyasetiyle değiştirmekten geçiyor.
Örneğin Türkiye’de iktidarın canlı tuttuğu bir konu var: nüfusun yaşlanması. Doğum oranlarının düşmesi, evlenme yaşının yükselmesi ve yalnız yaşayanların sayısının artması bir kriz olarak tarif ediliyor ama bunu Erken Cumhuriyet dönemi romanlarındaki gibi ‘yanlış Batılılaşma’ krizi olarak ele almak, eski, yaşlanmış ve hayatı ıskalayan bir siyasettir.
En tepede sorunun açıklaması elbette ekonomik kriz ve yoksulluk. Geçim derdi, aile kurmayı ve çocuk sahibi olmaya karar vermeyi oldukça zorlaştırıyor. Bu şemsiyenin altında ise büyük bir belirsizlik duygusu var. Toplumsal yaşamın kuralıdır: kendinizden bir şeyleri geride bırakmak, adınızı, yaşamınızı, evinizi, düzeninizi, nesli devam ettirerek yaşatmak istersiniz. Ancak bu kural artık geçerli değil. Bugünün gençlerine kulak verirseniz, hem sokakta hem de sosyal medyada artık içinde bulundukları sıkıntıları, mevcut yaşam düzenini kendi çocuklarına devretmek istemediklerini konuşuyorlar. Kriz, gençler için adeta bir genetik hastalık, sonraki nesillere aktarmamak için duruyorlar.
GENÇLER APOLİTİK DEĞİL
Sorunlar çok katmanlı ve bölgesel olarak da eşit dağılmıyor. Büyük kentlerde yaşayan gençler kentten dışlanmış hissediyor, küçük şehirlerde yaşayan gençler ise fırsatlara erişememenin ağırlığını taşıyor. Mümkün olan yaşamla kendilerine sunulan arasındaki makası, dijital ekranlardan gözlemleyebiliyorlar. Bugün Türkiye’de genç olmanın en ağır tarafı, teknolojinin, devletlerin, uluslararası sistemlerin, kentlerin, insanlığın kurduğu her türlü sistemin, piyasa ve devlet otoriterliği içinde, hiçbir vaadini gerçekleştirmemiş olması.
Son yıllarda gençlere dair en sık kurulan cümlelerden biri “apolitik gençlik” oldu. Oysa bugünün gençleri siyasetsiz değil, mevcut siyasete mesafeli. Kendilerini duymayan, onların hayat ritmini anlamayan, taleplerini küçümseyen bir siyaset anlayışına itiraz ediyorlar. Değiştirebileceklerine inanmadıkları bir hayatın içinde geri çekiliyorlar. Kamusal alandan uzaklaşıyorlar. Siyasete güvenlerini kaybediyorlar. Koltuklarda oturan ‘ak saçlı’ların karşısında duyulmayacaklarını hissediyorlar. Böylece suskunluk büyüyor. Bir yere ait olma duygusu, genç arkadaşlarımıza sonu belirsiz bir tünel gibi gözüküyor.
Çünkü gençler bugün çok açık talepler dile getiriyor: Özgür bir kamusal hayat istiyorlar. Kentte nefes almak istiyorlar. Müzik festivallerinin yasaklanmadığı, sanatın baskılanmadığı, üniversitelerin özgür olduğu bir ülkede yaşamak istiyorlar. Gece yürürken korkmamak, fikirlerini söylerken baskı görmemek, hayat tarzları nedeniyle yargılanmamak istiyorlar. Seçmek, seçilmek, karar süreçlerine katılmak istiyorlar.
Gençler, genç siyasetçileri görmek, onlarla beraber hayal edebilmek, siyaset edebilmek, karar verebilmek istiyorlar. Örneğin öğrencisi olarak geldikleri ilçenin belediye başkanı olmayı hayal edebilmeliler, benim yaptığım gibi. Ancak gençleşen siyasetin karşısına, artık emekliye ayrılması gereken siyasetin ayakta kalma çabasının kirli oyunları çıkıyor. Kayyumla, kumpasla, umutlara da el koyuyor.
DEMOKRASİ İNANÇ ÜRETİR
Kayyum meselesi bu nedenle belediyelerle sınırlı bir mesele değildir. Bu mesele, gençlerin demokrasiye inanıp inanmayacağıyla ilgilidir. Bir ülkede seçim sonuçları kolayca yok sayılıyorsa, gençler kendilerini siyasetin öznesi gibi hissedemez. Oysa demokrasi, insanların hayatı değiştirebileceğine dair inanç üretir.
Bu nedenle gençleşme meselesi, demokratik bir gelecekle sıkı sıkıya bağlı. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, siyasetin gençleşmesi, köhnemiş kumpasçı anlayışın bitmesidir. Daha katılımcı, daha yatay, daha açık bir siyasal kültürdür. Yurttaşı seçimden seçime hatırlayan değil, kadın, genç, çocuk, emekli, emekçi, engelli, yaş almış herkesi, hayatın her alanında sürece dahil eden bir demokrasi anlayışıdır.
Nitekim son yıllarda dünyada gençleşen, yenilenen, hak temelli bir yönetim anlayışı etki yaratıyor. Macaristan seçimlerini Péter Magyar’ın kazanması tüm dünyada otoriterliğe karşı umut oldu. New York’ta Zohran Mamdani kira krizinden ulaşıma kadar gündelik hayat meselelerini siyasetin asli konusu haline getirdi. İspanya’da Pedro Sánchez ise demokrasi, insan hakları ve çoğulculuk vurgusuyla Avrupa’da yeni bir toplumsal denge arayışının simgesi oldu.
Bu örneklerin ortak noktası yaşları değil, yeni nesil siyaseti temsil etmeleri. Yeni nesil siyaset, yukarıdan konuşmayan, gündelik hayatı siyasetin merkezine taşıyan, kamusal alanı büyüten bir siyaset anlayışıdır.
Türkiye’de de karşılığı olan bir dönüşüm bu. ‘Gençliğimiz var’ diyerek yola çıkan Ekrem İmamoğlu, kadınların, gençlerin, çocukların kentini inşa etmek için kolları sıvadı. Yoksul mahallelere açtığı sayısız kütüphaneyle, İstihdam Ofisleriyle, inşa ettiği yurtlar ve kültürel alanlarla İstanbul’u gençlerin kenti haline getirdi.
Biz de Şişli’de 11 ay boyunca, daha çok kadın ve gencin yer aldığı yönetimimizle ve belediye meclisimizle, tam da bu anlayışla hareket ettik.
GENÇLERE ALAN AÇTIK
Gençlerin kent hakkını gözettik. Genç Gönüllü Ağıyla Şişli’yi gençlerin gözünden yeniden gördük, tanımladık, kent politikalarımızı ona göre şekillendirdik. Kent Cafe gibi kamusal mekanları gençlerin nefes alabileceği, sosyalleşebileceği alanlara dönüştürdük. Kültür ve sanat etkinliklerini mahallelere taşıdık. Üniversiteli gençlerin belediyeyle temas kurabildiği bir anlayışı güçlendirdik.
Çünkü şunu biliyoruz:
Gençler alan bulduklarında geri çekilmiyor. Tam tersine hayatın içine daha güçlü katılıyorlar. Kenti sahipleniyorlar. Üretiyorlar. Kamusal hayatı canlandırıyorlar.
Fakat bugün gençlerin önüne sürekli duvarlar örülüyor. Üniversite kulüplerinden konserlere, ifade özgürlüğünden seçme-seçilme hakkına kadar geniş bir alanda baskıcı bir iklim oluşturuluyor.
19 MART’TA UMUT OLDULAR
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey baskıcı iklim karşısında değişimin mümkün olduğuna dair toplumsal inançtır. Genel Başkanımız Özgür Özel ve Cumhurbaşkanı Adayımız Ekrem İmamoğlu öncülüğünde, değişim fikriyle yola çıktığımız gün, tam da bu yüzden büyük bir siyasi ve toplumsal karşılık gördük.
Çünkü gençler, umut gördüklerinde harekete geçerler. Hayatın değişebileceğine inandıklarında söz üretirler. Kentlerine, geleceklerine sahip çıkarlar. Tıpkı 19 Mart’ta, Saraçhane’de, kararlılıklarıyla herkese umut oldukları gibi. Diploma iptaline karşı yılgınlığa düşmeden ses çıkardıkları gibi…
Türkiye’nin gençleri bugün büyük bir enerji taşıyor. Bu enerji sokakta, dayanışma ağlarında, üniversite forumlarında, dijital dünyada, kent mücadelelerinde görünür hale geliyor. Gençler hayatın kıyısında beklemek istemiyor. Kendi hikâyelerinin kurucusu olmak istiyorlar.
İnanıyorum ki Türkiye’nin ortak geleceği, gençlerin bu ülkeye yeniden inanmasıyla kurulacak.
Kısacası: Gençliğimiz de var, umudumuz da!
Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!







