Bu soruyu sıkça soruyorum; tanımadığınız, bilmediğiniz bir kente/ bir ülkeye vardığınızda dikkatinizi ne çeker? Doğduğu kentin dışına çıkacak ekonomik güçleri çalınanlara sormuyorum bu soruyu… Çay içmeye kent değiştiren, yemeğe ya da alışverişe sınırları aşanlara soruyorum… Gerçekten bilmek istiyorum ama; ilk kez vardıkları yerin yükselen yapılarına mı bakıyorlardır gözleri ayrık, ya da bulvar kıyılarına dizilmiş göz alıcı ampulleri biteviye yanan mağaza vitrinlerine mi? Yoksa yoldan kayarak geçen son model araçlara mı, yoksa giyim/ çıplaklık arasında kuşanımla caddelerde dolaşanlara mı?
Bu önemli ama… “Benim memurum işini bilir” demenin yurdumuzda neleri değiştirdiğini anımsayın! O zaman da “dilin kemiği mi olur, ağzı olan konuşur” denmişti! Aradan geçen otuzbeş/ kırk yılda beler oldu düşünsenize; artık kimsenin kısa zamanda varlığa kavuşması sorun oluşturmuyor! Bir “nişan yüzüğüyle” de beş/ on yılda parmak ısırtacak varlığa kavuşmak olası! “İşini bilen” yürüyor, “işini bilmeyen” gün geçtikçe kötüye gidiyor…
***
AKP Adana Milletvekili-Meclis Tarım Komisyonu Üyesi Abdullah Doğru’nun basınla bir araya geldiği buluşmada bunları düşündüm… AKP’nin 3 Kasım 2002’de başlayan “iktidar” yolculuğu, günümüze dek geldi! Çeyrek yüzyıla yakın… Bunu salt AKP’nin başarısı olarak düşünmek yerine, o günden bu yana sürdürülen “muhalefetin” de beceriksizliği/ isteksizliği olarak yorumlayanlardanım!
Ne yaptı bu geçen sürede AKP, sorusunun bendeki yanıtı şu; toplumun bir katmanının şatafat içinde yaşamasını sağlarken, sayıları elin parmaklarıyla sayılan “yönetilebilir” yükleniciyi korudu/ ne ödendiği bilinmeyen işler verildi/ tarımı baltalamak için zorunlu girdilerin dışalımını sağlandı/ temel besin ürünlerinin ekilip/ yetiştirilmesi yerine dışalımına yönelindi, yurdun ormanları/ zeytinlikleri dış işbirlikçilere peşkeş çekildi, Telekom’un başından bu yana yaşadıkları “yapılanların bilineni” olarak kaldı, kentler beton kirlilikleriyle doldu, ulusal gelir insana harcanmak yerine “itibar zenginliği” adına saraylara, asfalt yollara, köprülere, kent hastanelerine, kent makyajlarına harcandı…
***
Doğru’nun gerek sunuş konuşmasında gerekse sorulara verdiği yanıtlarda bunu gördüm… Betondan yapılar dikmişlerdi, yeni betondan yapılar dikmek için uğraş vereceklerdi, ancak bunu “muhalefet” görmek istemiyordu, “iktidarın” yaptıklarına hep tepki gösteriyorlaardı! En büyük adliyeler yapıyorlardı, en uzun köprüler, yabancının parmak ısırdığı hastaneler yapıyorlardı! “Muhalefet” bunların hepsinden “fazlasıyla” yararlanmasına karşın, “her” zaman olduğu gibi yapılış aşamasında karşı geliyordu…
Şaşkınlığıma sayın; bir “iktidar” yeni adliyelerin yapılışına, yeni cezaevlerinin temelinin atılışına neden sevinir ki? Ya hastaneler… Kentin her bölgesinde işler durumda olan hastanelerini kapatmışsınız, ulaşımı kent için nasıl bir yoğunluk oluşturacağına bakılmadan, “müşteri güvenceli” gitme gitmelerini zorunlu kılmışsınız! Salgın sürecinde verdikleri çabayı umursamadan “giderlerse gitsinler” demenizle birlikte binlerce doktorun yabancı ülkelere gitmesine neden olmuşsunuz! Kimi “teşhisler” için aylar sonrası için sıra verilmesine neden olmuşsunuz! Beton yapıları yapmışsınız, içini boşaltmışsınız, bugün de övünüyorsunuz; bu hak mı, bu oldu mu?
***
Politikacıların dinsel duyguları etkileyecek söylemlerini hoş bulmuyorum oldum olası… Konuşması sırasında, neden gerekti bilmiyorum, sorulan Suriye ile ilgili bir soru üzerine sığınmacılar konusuna da değindi, Doğru… Onların “muhacir” olduklarını, “muhacir” sözcüğünün de dinsel bir önemi olduğunu vurguladı. Dilimizde “bazı nedenlerle yaşadığı yeri terk eden kimseler” olarak bilinse de, sözcüğün “İslamiyet’in ilk yıllarında Mekke’den Medine’ye göç edenler” için de kullanıldığı belirtiliyor! Bu yurdun yurttaşının çektiği yetmiyordu sanki, şimdi “muhacir” oldu sığınmacılar! Suriyelilerin yurtlarından göçmelerine kimler neden olduysa/ onlar bedelin ödemeliydi, tümü bu yurdun emeklisine, emekçisine, esnafına yüklenmemeliydi!
Ayrıca sığınmacıları “muhacir” olarak değerlendirirken, diğer yandan da bu yurdun yurttaşının seçtiği belediye başkanlarını, daha duruşma aşamasında olmasına karşın, bir mafya yapılı yüklenicinin “itiraflarından” yola çıkarak “hırsız, rüşvetçi” diyeceksiniz! Bunun için sevmiyorum işte “dinsel” söylemleri… Doğru’nun bende bıraktığı iz şu; bir yere vardığında en çok yükselen yapılarla ilgileniyordur, son model araçların hızlarına, yurttaşın üzerinden geçmemesine karşın bedel ödediği yollara, köprülere… Yirmiüç yıllık “iktidarın” yurttaşı sürüklediği yoksulluk hiçte ilgisini çekmiyordur kanımca… 300126



