Çeyrek asırdır Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yönetilen bir Türkiye var.
Yirmi beş yıl…
Bir ülkenin siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısının baştan aşağı değişmesi için fazlasıyla uzun bir zaman.
Elbette bu kadar uzun bir iktidar döneminde yapılan yolları, köprüleri, hastaneleri, kamu yatırımlarını ya da iktidarın kendi açısından başarı olarak gördüğü uygulamaları yok saymak doğru değildir.
Ancak siyasetin asıl ölçüsü, yapılanların vitrini değil; halkın hayatında yarattığı sonuçtur.
Bugün milyonlarca insan geçinemiyorsa, emekli aldığı maaşla ayın sonunu getiremiyorsa, asgari ücret bir ailenin temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyorsa, gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa, çalışanların kazancı barınmaya dahi yetmiyorsa, ekonomide yaratılan büyümenin topluma adil biçimde dağıtılmadığı açıkça görülüyorsa, artık şu soruyu sormak zorundayız:
Yirmi beş yılın sonunda Türkiye nereye geldi?
Bu sorunun cevabı, iktidarın propagandasından değil, halkın mutfağından okunmalıdır.
Ve halkın mutfağında ciddi bir ekonomik ve sosyal kriz vardır.
Ancak burada asıl mesele yalnızca iktidarın başarısızlıkları değildir.
Asıl mesele, bu düzeni değiştirme iddiasındaki muhalefetin kendi içinde birbirini tüketmesidir.
***
MUHALEFET BÖLÜNÜRSE İKTİDAR GÜÇLENİR
Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal düzen ortadadır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde iktidar olmanın yolu yalnızca Meclis’te çoğunluk sağlamaktan geçmiyor.
Cumhurbaşkanını kazanmak, Meclis’te güçlü bir çoğunluk oluşturmak ve ülkeyi yönetebilecek geniş bir toplumsal ittifak kurmak gerekiyor.
Bu gerçek ortadayken muhalefetin yapması gereken nedir?
Birbirini tüketmek mi?
Parti içi iktidar mücadelelerine gömülmek mi?
Koltuğu korumak veya koltuğu değiştirmek uğruna birbirine düşmek mi?
Yoksa ülkenin geleceği için ortaklaşmak mı?
Bence cevap açıktır.
Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyen bütün siyasi yapılar, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, meslek odaları ve toplumun farklı kesimleri ortak demokratik zeminde buluşmak zorundadır.
Çünkü mesele artık yalnızca bir parti meselesi değildir.
Mesele Cumhuriyetin geleceğidir.
Muhalefetin parçalanması, iktidarın ekmeğine yağ sürer.
Bunu görmek için siyaset uzmanı olmaya gerek yok.
***
CHP İÇİNDEKİ GÜÇ SAVAŞI KİME YARIYOR?
103 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi, sıradan bir siyasi parti değildir.
CHP’nin tarihsel anlamı, yalnızca seçim kazanıp kaybetmekten ibaret değildir.
Cumhuriyetin kuruluşunda, laiklikte, yurttaşlık anlayışında, sosyal devlet düşüncesinde, bağımsızlık mücadelesinde ve halk egemenliğinde taşıdığı tarihsel sorumluluk vardır.
Bu nedenle CHP yöneticilerinin de kendilerine basit bir soru sorması gerekiyor:
Bugün birbirimizle mi mücadele edeceğiz, yoksa Cumhuriyetin geleceği için mi mücadele edeceğiz?
Eğer parti içindeki güç savaşları, toplumun karşı karşıya olduğu ekonomik ve siyasal sorunların önüne geçiyorsa burada ciddi bir siyasal sorumluluk problemi var demektir.
İnsanlar geçinemiyor.
Emekliler yaşam mücadelesi veriyor.
Gençler iş arıyor.
Çalışanlar yoksullaşıyor.
Barınma sorunu büyüyor.
Demokratik haklar tartışılıyor.
Böylesine ağır bir tablo karşısında muhalefetin gündeminin makamlar ve koltuklar olması kabul edilebilir değildir.
Halkın derdi ekmekken, siyasetçinin derdi koltuk olamaz.
***
GÜRSEL TEKİN VE İSTANBUL TARTIŞMASI
İstanbul’da yaşanan mahkeme sürecinin ardından görevlendirilen çağrı heyeti kapsamında il başkanlığı görevini üstlenen Gürsel Tekin ve beraberindeki arkadaşlarının, kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere rağmen siyasi mücadele yürüttükleri bir süreç yaşanıyor.
Bu süreçte farklı görüşler elbette dile getirilebilir.
Eleştiri yapılabilir.
Yanlışlar varsa söylenebilir.
Ancak mesele kişisel hesaplaşmaya dönüştürüldüğünde, artık kaybeden yalnızca kişiler olmaz.
Partinin kendisi kaybeder.
Tam da bu nedenle MYK üyelerinin görevden alınması gibi adımların, CHP’nin kurumsal yapısını daha da zayıflatıp zayıflatmayacağı ciddi biçimde düşünülmelidir.
Çünkü bugün CHP’nin ihtiyacı yeni bir iç savaş değildir.
CHP’nin ihtiyacı, örgütünü toparlamak, tabanının umudunu büyütmek ve Türkiye’nin demokratik geleceği için toplumun geniş kesimleriyle ortaklaşmaktır.
Birbirini tasfiye eden bir CHP, topluma umut veremez.
Kendi içinde barış kuramayan bir parti, ülkeye demokrasi vaadinde bulunduğunda doğal olarak sorgulanır.
***
ÖZGÜR ÖZEL’E DE AÇIK BİR ÇAĞRI
Özgür Özel’e ve CHP’nin bütün yöneticilerine açıkça söylemek gerekiyor:
Bu ülkenin sizden beklediği şey birbirinizle savaşmanız değildir.
İnsanlar sizden koltuk hesabı değil, gelecek hesabı bekliyor.
Emekli sizden geçinebileceği bir ücret istiyor.
Genç sizden iş ve gelecek istiyor.
İşçi emeğinin karşılığını istiyor.
Esnaf ayakta kalmak istiyor.
Çiftçi ürettiğinin karşılığını almak istiyor.
Kadınlar eşit ve özgür bir yaşam istiyor.
Toplum adalet istiyor.
Türkiye demokrasi istiyor.
Böylesine ağır bir toplumsal talep varken CHP’nin kendi enerjisini parti içindeki iktidar mücadelelerine harcaması büyük bir siyasal sorumsuzluktur.
CHP’nin tarihi sorumluluğu, kendi içinde kimin kazanacağını belirlemek değil;
Türkiye’nin nasıl kazanacağını belirlemektir.
***
SOLUN TARİHİ DERSİ: BİRLİKTE MÜCADELE
Sol siyaset bize çok basit bir gerçek öğretmiştir:
Emek bölünürse sermaye kazanır.
Halk bölünürse iktidar güçlenir.
Muhalefet parçalanırsa mevcut düzen kendisini yeniden üretir.
Bugün yapılması gereken, birbirine benzeyen insanların aynı partiye doldurulması değil; farklı siyasi anlayışların ortak demokratik hedefler etrafında yan yana gelebilmesidir.
CHP tek başına Türkiye’nin bütün demokratik enerjisini temsil ettiğini düşünmemelidir.
Ama aynı şekilde diğer demokratik siyasi hareketler de CHP’yi hedef tahtasına koyarak iktidar değişikliğinin önünü açamaz.
Türkiye’nin ihtiyacı tek seslilik değil, ortak mücadeledir.
Farklılıklarımız olabilir.
İdeolojik ayrılıklarımız olabilir.
Siyasi yöntemlerimiz farklı olabilir.
Ama demokrasi, hukuk, laiklik, sosyal devlet, emek ve Cumhuriyetin temel kazanımları konusunda ortak bir demokratik mücadele zemini yaratılabilir.
Yaratılmalıdır.
***
MAKAMLAR GELİR GEÇER, CUMHURİYET KALIR
Bugün CHP içinde görev yapan herkes şunu unutmamalıdır:
Hiçbir makam sonsuza kadar sürmez.
İl başkanlıkları değişir.
MYK üyeleri değişir.
Genel başkanlar değişir.
Milletvekilleri değişir.
Belediye başkanları değişir.
Koltuklar değişir.
Ama Cumhuriyet kalır.
Eğer Cumhuriyetin temel değerlerini ve demokratik kazanımlarını kaybedersek, kaybettiğimiz şey bir makam veya bir seçim olmaz.
Geleceğimizi kaybederiz.
Bu nedenle CHP yöneticilerine de, muhalefetin bütün aktörlerine de çağrımız nettir:
Kişisel hesapları bırakın.
Koltuk hesaplarını bırakın.
Parti içi iktidar savaşlarını bırakın.
Birbirinizi tüketmekten vazgeçin.
Çünkü karşımızdaki mesele, kimin il başkanı olacağı kadar basit değildir.
Mesele, Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağıdır.
Mesele, çocuklarımızın nasıl bir Türkiye’de yaşayacağıdır.
Mesele, emeğin mi yoksa rantın mı kazanacağıdır.
Mesele, hukukun üstünlüğünün mü yoksa gücün hukukunun mu egemen olacağıdır.
Mesele, Cumhuriyetin demokratik değerlerinin korunup korunmayacağıdır.
Ve artık herkes şunu anlamalıdır:
Cumhuriyet, parti içi iktidar savaşlarının ganimeti değildir.
Cumhuriyet hepimizin ortak değeridir.
Bu nedenle bugün CHP’nin ihtiyacı birbirine karşı mevzi kazmak değil, halkın yanında yeniden saf tutmaktır.
Çünkü makamlar gelir geçer.
Koltuklar gelir geçer.
Siyasi hesaplar gelir geçer.
Ama Cumhuriyeti kaybedersek, yerine koyabileceğimiz başka bir gelecek olmayabilir.**
O yüzden bugün sorulması gereken soru şudur:
Kim CHP’de kazanacak değil; Türkiye’de halk nasıl kazanacak?
Cevap da bellidir:
Bölünerek değil, birleşerek.
Tasfiye ederek değil, ortaklaşarak.
Koltuk için değil, Cumhuriyet için mücadele ederek.






