Türkiye’de eğitim artık bir kriz değil, açık bir çöküştür. Üstelik bu çöküş ne tesadüf ne de kaçınılmazdır; doğrudan yanlış politikaların, ideolojik dayatmaların ve liyakatsizliğin sonucudur.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ve yönetiminin izlediği yol, çocukların geleceğini karartan bir çıkmaz sokaktır. Açık konuşalım: Bu yol, yol değildir.
Bugün Türkiye’de eğitim sistemi eşitlik üretmiyor, tam tersine eşitsizliği derinleştiriyor. PISA sonuçları ortada. OECD ortalamasının altında sürünen bir tablo, yoksul ile zengin arasındaki uçurumun her yıl büyüdüğü bir gerçeklik… “Paran kadar eğitim” artık bir eleştiri değil, sistemin kendisidir.
Zengin çocukları özel okullarda, yabancı dil öğrenerek, sanatla, bilimle büyürken; yoksul çocukları kalabalık sınıflarda, test kitaplarına gömülmüş halde hayata hazırlanıyor. Buna adına eğitim değil, sınıfsal ayrıştırma denir.
Üstelik bu adaletsizlik sadece ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik.
“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” diye sunulan şey, pedagojik bir reform değil; açık bir ideolojik yönlendirme projesidir. Bilim, eleştirel düşünce ve evrensel değerler geri plana itilirken; itaat kültürü öne çıkarılıyor. Sorgulayan değil, boyun eğen nesiller isteniyor.
Peki, sonuç ne?
Yaratıcılığı öldürülmüş, hayal kurma cesareti elinden alınmış, sürekli sınav baskısı altında ezilen bir gençlik.
LGS, YKS… Adını değiştirin, formatını güncelleyin, “beceri temelli” deyin… Hiç fark etmiyor. Sistem hâlâ aynı: Ezberle, işaretle, yarış ve elen.
Bu çocuklar robot değil.
Ama siz onları bir üretim bandından çıkan standart ürünlere çevirmekte ısrar ediyorsunuz.
Daha da vahimi, bu çürük yapıyı ayakta tutan şey liyakat değil sadakat. Mülakat sistemiyle öğretmen alıyorsunuz, sözleşmeli güvencesizlikle mesleği itibarsızlaştırıyorsunuz. Öğretmene güvenmeyen bir sistem, öğrenciye asla güvenemez.
Gelişmiş ülkeler öğretmene alan açarken, Türkiye’de öğretmen kontrol altında tutuluyor. Çünkü özgür öğretmen, özgür öğrenci demektir. Bu da mevcut anlayışın istemediği bir şey.
Köy okulları kapanıyor, çocuklar taşınmalı eğitime mahkûm ediliyor. Kamu okulları kaynak yetersizliğiyle baş başa bırakılırken, özel eğitim sektörü büyüyor. Bu bir tercih değil, bilinçli bir politikadır.
Sonra da çıkıp “eğitimde reform” diyorsunuz.
Hayır.
Bu reform değil, tasfiyedir.
Bu sistem devam ederse ne olur?
Çok açık: Beyin göçü hızlanır. Nitelikli gençler bu ülkede kalmak istemez. Kalanlar ise potansiyelinin altında, mutsuz ve umutsuz bireyler olarak hayata tutunmaya çalışır.
Bir ülkenin geleceği böyle kurulmaz.
Eğitim sistemi, ideolojik deney alanı değildir. Çocuklar da siyasi projelerin malzemesi hiç değildir.
Buradan açık bir çağrı yapıyorum:
Bu yanlıştan dönün.
Sınav odaklı bu çarkı kırın.
Öğretmene güvenin, mülakatı kaldırın.
Eğitimi ideolojiden arındırın.
Yaratıcılığı, sanatı, bilimi merkeze alın.
Yoksul çocukların kaderini değiştirecek gerçek adımlar atın.
Aksi halde…
Bugün görmezden geldiğiniz bu çöküş, yarın hepimizin ortak felaketi olacak.
Ve o gün geldiğinde sorumluluktan kaçamayacaksınız.



