Geçmişimi değiştirmenin bir yolu olsa diye düşündüğüm zamanlardan şimdi nefret ediyorum. Neden sözcüğü ile başlayan sorular kulağımı tırmalıyor?
Geçmişimi değiştirmenin bir yolu olsa diye düşündüğüm zamanlardan şimdi nefret ediyorum. Neden sözcüğü ile başlayan sorular kulağımı tırmalıyor? Merak karşılıksız kalmamalı, hemen giderilmeli. Ben bir sokak çocuğuyum. Sokak çocuğu olarak doğdum. Anne karnında iken bile sokakların sesini tanıyor ve dinliyordum. Beni içinde saklayan o yumuşak kabuk, ayna görevi görüyor, bütün yansımaları toplayıp, zihnime gönderiyordu. Her şey orada depolanıyordu. O zamanlar nasıl da mutluydum. Mutluluk ne diye sorarsanız? O zamanlar derim. O zamanlar, uzun zamanlar, tanımsız zamanlar, nedensiz zamanlardı. Toprağa ayak basar basmaz ona ait olduğumu hissettim. Diğer canlılara olduğu gibi bana karşı da kayıtsız kalmadı. Toprakla birlikte büyüyüp serpildim, değişip dönüştüm. Benim dünyamda toprak, sokağın ve hayatın diğer adıydı.
Çocuktum, görmek, düşünmek, eylemek için çok çok gençtim. Genelevin yakınındaydı evimiz. Tam arkasındaydı desem daha doğru olacak. İçine hiç girmedim ama genelevle aynı sokak, aynı güneş, aynı gece, aynı yağmura doğdum. Keşke girseydim. Benim için daha iyi olurdu. Bir genelev piçi olarak doğmak oldukça itibarlı olmalı. Ya da tam tersi. İnsanın yarattığı en aşağılık mı, yoksa en yüce yer mi diye de düşünmeden edemiyorum?
Kardeşimi öldürdüler. Kargınmış toplumsal sistemin zavallı, zayıf fikirli bir kurbanıydı. Taşla kafasını ezdiler. Aptalmış! Doğuştan aptal olanların yaşama hakkı yokmuş. Toplumsal çürümenin en zayıf kurbanı unvanı aldı. Annem benim büyüğümü çamaşır ipiyle astı. Yoo yoo deli değildi. Çıldırmamıştı da. Aksine çok akıllıydı. Kendi doğurduğunu kendisinin yemesinden daha ulvi bir eylem olabilir miydi? Eylemi, onu, beni gözümde ilahlaştırdı. İnsanlık tarihinde, yaratanlar, katledenler ve egemenler hep kutsanmıyor muydu, yazılan metinler, çizilen resimler öyle demiyor muydu?
Annem gece gündüz çalışmış, her şeyden vazgeçmiş, her şeyini bizim için feda etmişti. O kendini feda edince biz de onu feda ettik. Hep öyle olmaz mı? Biri bizim için kendinden vazgeçince, arlanıp utanmadan canı çıkıncaya değin üstünde tepiniriz. Kazandığı para azdı ama sahip olduğumuz tek şeydi. Bizimle alay eden, horlayan ve bizi parçalara ayıran ilk kişiler, yakınlarımızdı. Yani insan kardeşlerimizdi! Sahiplerinin onları tekmelemesini engellemeye çalışırsanız sizi ilk ısıracak zavallı yaratıklar, özbeöz kardeşleriniz olur. Sahiplik, ailede başlıyor, ailede büyüyüp serpiliyor, sonra da sokağa yayılıyordu. Bizim sokağın sahibi çoktu. Ne de olsa et pazarıydı. Her türlü satış serbestti. Etin bu kadar değerli ve önemli olmasından o zamanlar olduğu gibi şimdi de tiksiniyorum.
Mutlu olabilme umuduyla her şeyden kopup bu yeni topraklara geldim. Mutlu olabildim mi? Hayır! Bugünün dehşeti tüm korkunçluğuyla üzerime düştü! Ateş üstünde yürüyorum. Ateşin üzerinde çıplak ayakla yürüyünce insan daha iyi görebiliyor. Bugüne değin toprağın üzerindeki hiçbir şey ateş kadar beni hayrete düşürmedi.
Demirci Arap Rüstem, erime noktasına ulaşmadan özenle ısıttığı demirleri döverken, bizim evin ve sokağın bekçisi sarı köpek ateşten çıkan kıvılcımları yakalamaya çalışırdı. Bunu bir oyun haline getirmişti. Kıvılcımlara haykıran ateşli bir yaratıktı. Bir bakıma ateşle dans ediyordu. Keşke bir köpek olsaydım. Ateşten çıkan kıvılcımları canlılara benzetiyordum. Kıvılcımlar da canlılar gibi bir anlıktı. Yükseliyor, parlıyor sonra da sönüyorlardı.
Benim büyüğüm ve arkadaşı melek Halil, sarı köpeği öldürdü. Boynuna doladıkları kendiri kömürlüğün duvardaki demir kancaya geçirmişlerdi. Sarı köpeği bulduğumuzda ayakları ve ağzı bantlıydı. Annem oğluna hiç acımadı. Belki de acıdı ama hiç hissettirmedi. Melek Halil kayboldu. Annemin tahliye olmasına az bir zaman var. Çıkınca melek Halil’i de bulup asacağından eminim.
Sarı köpeği annem doğurmasa da bizden biri gibi sever, korur ve beslerdi. Pidecideki yemek artıklarını sarı köpek için getirirdi. Elleri, erkek elinden daha sert ve kalındı. Bulaşık yıkamaktan derisi yıpranmış ve yaşlanmıştı. Parmakları her zaman şiş ve sıcak suda yanmış gibi kızarıktı. Sabahın ilk ışıklarıyla bazen de gün ağarmadan yola koyulurdu. Önce dolmuşa sonra da otobüse biniyordu.
Gününü anımsamıyorum ama bir mayıs sabahı olduğunu biliyorum. İşe giderken genelevin çöp bidonunun içinden gelen sese kulak kabartmış, önce çocuk sesi sanmış, çöpleri karıştırınca minik bir köpek yavrusuyla karşılaşmış. Bir an düşünmüş. Ne yapacağını bilememiş. Biraz bocalamış. Yavruya dokununca içine bir ılıklık yayılmış. Bu ılık rüzgârın esintisiyle sevinç ve şaşkınlık içinde heyecanla eve doğru yönelmiş.
İşe geç kalmayı ve patronundan azar işitmeyi göze alarak yavruyu eve getirmişti. Saçına bağladığı kirazlı tülbentle sarıp sarmalamıştı. Yavru, başını annemin memeleri arasına sokmuştu. Ölmemesi için annem günlerce, gecelerce uğraştı.
Sarı köpeği öldürdükleri gün, gökyüzünde kara bir güneş vardı. O kapkara güneş, üstüme bir kurşun gibi çökmüştü. Boğuk boğuk sesler çıkarıyor, kömürlüğün içinde dört dönüyordum. Annemin çığlığı yeri göğü deliyordu. Deprem oluyormuş gibi toprak titretiyordu. Bir günde her şey değişmişti. Ben, annem, benim büyüğüm, sarı köpek. Sarı köpek ve benim büyüğüm öldüler. O korkunç günden sonra annem de ben de bambaşka biri olduk. Birbirimizi tanımakta güçlük çekiyorduk. Geçmişe dair ne varsa zihnimizde kara bir leke olarak capcanlı duruyordu. Her şey nasıl bir anda bu kadar hızla değişmişti, o gün gibi bugün de bu hızlı değişime aklım ermiyor?
Annem, deniz gibi olduğumu söylüyor. Hiçbir engel tanımadığımı, kendi yolumda akıp gittiğimi herkese anlatıyor. Buna neden ihtiyaç duyuyor, doğrusu anlayamıyorum? Kendimizle ya da yakınlarımızla ilgili başkalarına bir şeyler anlatma sorumluluğunu neden hisseder ve onlardan öneri ve onay bekleriz? Bu eylemimizle, insanın her koşulda muhtaç bir varlık olduğunu kendi kendimize kanıtlamış mı oluruz?
Gittiğim her yerde kanunun gölgesi evimin üzerine yıldırım gibi düşüyor. Sokağa çıktığımda takip ediliyorum. Her yerde karşıma biri dikiliyor. Gölgemden daha yakınlar. Bu güvenlikli çürüme içinde ben bir haydudum ve beni ormana sürmek istiyorlar. Haydut olduğumu ve ormana sürülmem gerektiğini hep bir ağızdan koro halinde dillendiriyorlar. Benim yaşadığım sefaleti, insan denen yaratık duymuyor, görmüyor, hissetmiyor. Rüzgârı iplemeden göğün altında döne döne kanat çırpan kuşlar da olmasa ne yapardım, doğrusu bilmiyorum.
Toprağın bütün ihtimallere açık intiharına, kuşlardan daha iyi tanıklık edebilecek başka bir canlı var mı şu evrende?
Beynim, uzun zamandan sonra yeniden çalışmaya başladı. Hayatımın kocaman bir hatadan ibaret olduğunu kavramam artık zor değil. Kafam çalışınca hiçbir işe yaramadığımı anlamam daha kolay oluyor. İnsan hiç düzelir mi? Kendimden biliyorum, ben düzelmedim. Çürümeye uyum sağlayamadığım gibi körleşmeyi de başaramadım. Gördükçe gördüm. Daha, daha, daha, dahasını da gördüm. Annem olsaydı: “Görme!” derdi. Ardından da: “Her boyayı boyadık, fıstıki yeşil mi kaldı?” diye söylenirdi. Ben dinler miydim? Kendimi dinlemiyorum ki onu nasıl dinleyeyim?



