Google'da Abone Ol service
2
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Dünyanın bu karanlık ülkesinin çevresinde gördüğüm her şeyde hızla değişen ne çok şey vardı.

featured

Dünyanın bu karanlık ülkesinin çevresinde gördüğüm her şeyde hızla değişen ne çok şey vardı. Caddelerinde; kapkaççılar, rüşvetçiler, tecavüzcüler, ikiyüzlüler, cüppeliler, beyaz yakalılar, korkuyu kılıç gibi sallayanlar, güçlerini silahtan alanlar, faşistler, devrimcilikleriyle acayip övünen ama yıllardır oturduğu sandalyeyi değiştirmekten aciz, ufku, eviyle gittiği birahane arasında sınırlı olanlar, bütün zamanını kahvehanelerde okey, tavla ve kâğıt oyunlarında öldürenler, kumarla dünyaları değişenler, fahişeler, pezevenkler, keşler, yasaları tuvalet kâğıdı olarak kullananlar, özgürlük ve din tacirleri, döviz büroları, bankalar, sağlığı parayla satan hastaneler, randevu evleri, bekçiler, kapıcılar, sürücüler, kâğıt toplayıcıları ve dilencileri bir arada görmek, benim için kişisel bir tehdit haline gelmişti. Daha önceleri, onlardan biri olabileceğim asla aklıma gelmezdi ama artık bizleri oluşturan koşulların aynı koşullar olduğunun ayırdındayım.

Arkadaşlarım içki ve sigara içmeye, uyuşturucu kullanmaya başlamış, önce bir hevesle, sonra müptelası olarak saplandıkları bu bağımlılık batağındaki kötü dönüşümün ve yok oluşun farkında bile değillerdi.

Bu karanlık tablonun en şaşırtıcı karesi ise, oniki onüç yaşındaki kız çocuklarının tomurcuklanan memeleri ya da kıvrımlanan kalçaları değildi. Bakışlarından süzülen ışık, tenlerinden yayılan koku ve seslerinin yankısında algılanan daha derin daha belirsiz bir şeydi. Kızların kadın olmadan önce birer anne haline gelişini izliyordum. Bu çocukların davranışları, çok garip ve bir o kadar da ürkütücüydü. Dudaklarında seyreden keskin ve gergin duruş, bakışlarındaki uzağı hedefleyen şey, yürüyüşlerindeki sertlik, ezici bir kararlılığı sergiliyordu. Erkek çocuklar ise, ya okulu bırakıp çalışmaya başlamışlar, ya da din okullarına doğru yönelmişlerdi. Bilim, sanat ve edebiyata ilgi gittikçe azalıyordu. Herkesin tek gayesi vardı. Daha çok nasıl para kazanırım. Gelirleri biraz iyi olan aileler ve çocuklar, dış görünümlerine, giyimlerine, sosyal medyada görünür olmaya daha fazla özen göstermeye başlamışlardı. Daha yoksul olanları,  işçi çocuklar, dilenciler, kâğıtçılar ve tinerciler ise, boş binalarda ikili, üçlü, dörtlü gruplar halinde tiner solurken, köpek öldüren şarabı ya da elde yapılmış rakıyı paylaşıp söyleşirken, sövüp sayarken, birbirlerini dövüp bazen de ağlarken görmek mümkündü. Onların dünyasında, kendileriyle güneş, kendileriyle aşk, kendileriyle yaşam ve kendileriyle şefkat arasında duran o simsiyah bulutu kovmanın hiçbir yolu yok gibi görünüyordu.

Her gün burun buruna geldikleri o aralıksız ve haksız aşağılama, yok sayma, değersiz hissettirme tehlikesiyle karşı karşıya olmalarına ve bütün bu olumsuzluklara rağmen yaşama sıkı sıkı tutunmaya çabalıyorlardı. Uçurumun kenarlarında yükselen hayata katlanabilmeleri için anormal derecede duyarsız değillerdi, yalnızca çaresizdiler. Sarışın, yanakları çillerle bezeli, yeşil gözlü oğlan onbir yaşındaydı, bir yıl kadar önce doğudan göç etmişlerdi. Babası hamallık yapıyordu, annesi evlere temizliğe gidiyordu. İki bekçi üstünü arayarak dini, mezhebi, soyu, sopu, olası cinsel eğilimi hakkında dehşet verici yorumlarlarda bulunarak kendilerince eğlenceli zaman geçirmişler, armağan olarak da metruk binanın içinde oğlanı dizlerinin üstünde yere yapışık vaziyette bırakmışlardı.

Kötülüğün bedeli her yerde görülüyordu. Boş binalarda, her ambulans serinde, pezevenklerin, fahişelerin yüzlerinde, bu tehlikelerin içine yeni doğan her çaresiz bebekte, caddelerdeki, evlerdeki, okullardaki, kışladaki, karakoldaki, adliyedeki kavgalarda kullanılan her bir bıçak ve tabancada, felaketlerle dolu her bir haber bülteninde, çıldıran annelerin yüzlerinde, oradan buraya dağılmış ve yöneticilerin gururla dile getirdikleri ‘kutsal aile’ birliklerinde, yıllar süren ağır işçiliğin ödülü, küçücük berbat ve bakımsız evlerde ağır ağır ve acılar içinde ölen emekli kadın ve erkeklerin yaşamadıkları hayatlarında, yaşam dolu zeki çocukların kendi elleriyle ebediyete göçüşlerinde, kötülüğün bütün yankısını görebilirdiniz.

Bunlar göz önünde olanlardı, bir de olduğu kesin olmayan korkunç söylentiler, tahminler ve keşiflerle dolu, gelmiş geçmiş hiçbir zamana sığmayacak kadar dehşet içeren yorumlar havada toz duman halinde uçuşuyordu. Suç, gerçeğin yerine cuk diye gelip oturmuştu. Polisin muhalifleri kelepçeleyip, gece baskınlarıyla içeri tıktığı apaçık ortadayken, sessizlik sonsuzluk gibi büyüyordu. O sessiz çoğunluk artık paraya ve güce tapıyordu. Fonlar ve faizlerle bitmeyen suç şebekelerine yenileri ekliyordu. Herkes suç ortaklığında birleşmişti; ev kadınları, taksi şoförleri, bulaşıkçılar, temizlikçiler, bekçiler, garsonlar, barmenler, avukatlar, hâkimler, doktorlar, öğretmenler, emekliler, güvenlik güçleri, kasap, manav, kuruyemişçi, dönerci yani toplum, tam kadro olarak kendi aynasında kendi resmini çiziyordu. Çizdikleri resme bakarken, öteki diye nitelendirdikleri ve tehlikeli gördükleri o yoksul ve çaresiz çocukları hayal kırıklıkları ve kinlerini akıtabilecekleri bir girdap olarak kullanmaktan da asla vazgeçmiyorlardı. Ne uygarlaşmış sağduyu, ne teknoloji, ne gelişmişlik, ne akıl, ne özgürlük, ne eşitlik, ne de din sevgisi bu insanların bu çocuklara kendilerine davranılmasını istedikleri şekilde, davranmalarını sağlayamayacaktı.

Bu karanlık ülkenin kaymağını yiyip daha iyi koşullarda yaşamış ve yaşayan insanlar, yukarıda kısaca tanımlanan psikolojiyi ve insan doğasına bakışı kuşkusuz ki iç karartıcı ve had safhada şok edici bulacaktır. En saf, en köle ruhlu, en çaresiz bir insan bile kendi durumuyla hizmet ettiği insanların durumu arasındaki eşitsizlikten etkilenmeden edemezdi. Kanunlarda eşitlik yazsa da tek kelimeyle güç ve gücün doğurduğu suç, parayı elinde tutanlardaydı ama bu saygı duyulacak değil, korkulacak ne pahasına olursa olsun uzağında durulacak suçla yüklü kirli bir güçtü. Eşitlik, düzen, refah, yasa ve beka gibi içi boş kavramlar, karanlık dünya tarafından vaaz edilen ancak hiçbir koşulda uygulanmayan bu kof kavramlarla yoksulları boyunduruk altında tutmanın başka bir yoluydu yalnızca.

Bu karanlık ülkede bana uygun görülen yaşamı kabul etmektense, toprağın üstüme serilmesine gönülden razıydım. Beni asıl korkutan şey, açmaya çalıştığım kapının çok daha fazla tehlikeye açıldığını fark etmemdi. Caddedeki sefil insanlardan biri olamam diye zannediyordum ama yanılışım. Kendimi korkuya karşı savunuyordum. Hâlbuki korkuya karşı kendimi savunmak gün gelip onun tarafından ele geçirilmemi garantilemekten başka bir şey değildi. Korkularımla yüzleşmem gerekirdi. Akıl ve zekâya gelince, onlarsız yaşayamayacağım masalı pek de doğru sayılmazdı, toplumun aynasında bunu kolaylıkla görüyordum. Tabii eğer gerçekten yaşamak istiyorsam bedelini ödemeliydim. Bedel ödemek sanıldığı gibi hiç de kolay değildi. Korkularımın güneşle aramda bir duvar gibi yükselerek beni karanlığa doğru yollamasını engel olamamıştım. Hatırladığım tek şey acı, o dile gelmez acı, tüm toplum gibi ben de karşımdaki aynaya haykırıyordum ve ayna beni hiçbir zaman duymuyordu. Bu söylerken toplumun namus, aile ve kahramanlık içeren o ikiyüzlülüğü kastetmiyorum. Kastettiğim, ondan daha derin daha ölümcül ve daha zekice bir yüzlülüktü. Sevgisizliği sevgi, kötülüğü iyilik, yalanı doğru diye her gün bir doz olarak içiriyorlardı. İçinde bulunduğum toplumda bir parça da olsa sevgi ve şefkat bulduğuma inanabilseydim belki kendimi o bir parçaya bile teslim edecektim. Aslında bu yaptığım, her şeyden ve kendimden nefret etmekle, umutsuzluğumun üstüne geçirilmiş bir maske olmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Sevgi ve güç, acı ve öfke arasında kendi içimde nasıl bir gerilim olduğunu bu kutuplar arasında nasıl yıpratıcı bir şekilde gidip geldiğimi daha kötü olandansa daha iyi olanı seçmeye çabaladığımı biliyordum. Bu kutuplar arası gerilimde, adım atmaya çalıştığım kapı eşiği önümdeydi ve erişemiyordum, sonsuzluk gibi alabildiğince uzadıkça uzanıyordu.

Bu karanlığın toplamı ve nedeni bizdik ve bu nedenle de birbirimize bağlıydık. Masumiyette değil ama suçta ortaktık. Bu sınırlar içinde de bazen sevgiye yaklaşan bir özgürlüğe ulaştığımız yanılgısına kapılıyorduk. Çare bizdik, suç ortaklığından istifa edip, hep birlikte toplumun diğer üyelerinin, çocukların, baskı altında ezilmişlerin, hayvanların, ağaçların ve toprağın eline acilen dokunmamız gerekiyordu. Öfke, acı, umutsuzluk, güç, yalan ve kötülüğün karanlıkta kalıp işin içine karışmadığı, yolların müziğini, suların sesini, kuşların kanadını, yaprakların hışıltısını, toprağın kokusunu anımsamak ve anımsatmak hepimizin onuruydu. Çizginin altında bulunmuş olanlar bu onurun ve müziğin neyi anlattığını benden daha iyi bilirler.

Emine AYDOĞDU





Abonelik

Sol Medya'ya destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

2 Yorum

  1. • 13 Ekim 2026, 22:54

    Emine Aydoğdu’nun bu yazısı, insanı rahat bırakmayan, okuduktan sonra uzun süre zihinde yankılanan güçlü bir toplumsal yüzleşme metni. Korkunun, yoksulluğun, çaresizliğin ve kötülüğün yalnızca dışımızda değil, toplumun aynasında hepimizin payıyla büyüdüğünü hatırlatıyor.

    Özellikle çocukların ve toplumun en kırılgan kesimlerinin yaşadıkları üzerinden kurulan anlatı, vicdanımıza dokunan ağır bir soru bırakıyor: Bu karanlığın karşısında yalnızca seyirci mi olacağız, yoksa suç ortaklığından istifa etmeyi mi seçeceğiz?

    Kalemine sağlık Emine Aydoğdu. Sarsıcı, düşündürücü ve cesur bir yazı.

    • • 13 Ekim 2026, 22:57

      Çok teşekkür ederim sevgili dostum.
      Kıymetli yorumun çok değerli.
      Yüreğine selam olsun.

Giriş Yap

Sol Medya ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!