Ülke içinde bir yandan virüsle bir yandan da ekonomideki krizle savaşırken öte yandan içinde bulunduğumuz coğrafyada savaş rüzgarları estirecek düzeyde gerginlikler yaşıyoruz.
Dış işleri Bakanlığını dışlayan ve Türkiye’nin geleneksel dış politikasını yok sayan tek adam anlayışla, emperyalist devletlerin Akdeniz ve Ortadoğu’daki egemenlik kavgasının içinde askeri bir güç olarak var olma isteği gerçekçi değildir.
RTE-AKP iktidarının iç politikada siyaseten prim kazanmak adına böylesi bir arenada güçlü bir aktör olarak görünme ve dış politikada düşman yaratma isteği, ülkemizin geleceği açısından son derece tehlikelidir.
Türkiye’nin “mavi vatan” haklarını korumak için başvurması gereken yol, Lozan’da olduğu gibi taraflarla siyasi masaya oturmaktır.
Ülkemizin ve ulusumuzun geleceği açısından iç politikada olduğu gibi dış politikada da siyasetin “Cumhuriyetle ve Barışla Barışması” gerekmektedir.
*****
İnsanlık tarihi boyunca ülkeler, daha güçlü ve daha büyük devlet olmanın ve bulunduğu bölgeye ya da dünyaya egemen olmanın yarışı ve savaşımını vermişlerdir.
Bu savaşların temelinde, gelişmiş ülkelerin kendi çıkarları için geri kalmış ülkelerin kaynaklarına sahip olma isteği vardır ve tarihteki adı sömürgeciliktir. Başka ülkelerin kaynaklarını kendi ülke ekonomisinin kaynağı olarak kullanmanın devlet politikası şekline dönüşmesi (19yy İngilizler) emperyalizmi yaratmıştır.
Emperyalizm gittiği ülkelerin yerel insanlarını ve kültürlerini yok ederek o ülkelere sahip oldu. Kenya’nın kurucu devlet başkanı Kenu Kenyattu’nun sözleri emperyalizmin kullandığı aracı gösteriyor. “Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.”
Günümüzde “demokrasi ve insan hakları götürüyoruz” gerekçesini kullanan emperyalizm, gittiği ülkelere savaş, kan ve gözyaşından başka bir değer taşımamıştır.
Tarihte milyonlarca insanın ölümüne neden olan savaşlar da, emperyalist batının dünyaya egemen olma isteğinin sonucudur ve Birinci ve İkinci Dünya Paylaşım Savaşlarında olduğu gibi, dünya barışını yok etmiştir.
*****
Halbuki gelişmiş ve güçlü bir ülke olmak için emperyalist politikanın dışında başka bir yol daha vardır. Bir devlet, başka ülkelere de muhtaç olmaksızın sahip olduğu kaynakları kullanarak ekonomisini güçlendirebilir, ülkesini kalkındırabilir ve yurttaşlarının yaşam düzeyini yükseltebilir.
Kalkınan ve gelişmiş güçlü bir devlet olarak dünyayla Barış içinde yaşamayı seçen ülkelerin politikalarında diğer ülkelerle savaşmak ve kaynaklarını sömürmek yoktur. Tüm kaynaklarını yaşamın her alanında üretime yöneltirler.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi olan “Yurtta Barış Dünyada Barış” politikamızın temelinde uygulanan antiemperyalist politika da budur.
Daha Kurtuluş için savaşırken başta komşularımız olmak üzere imzalanan dostluk anlaşmaları ile barışın adımları atılmıştır.
Kuzey doğu komşumuz Ermenistan, 03 Mart 1920 tarihinde imzalanan Gümrü Antlaşmasıyla TBMM’ni ve Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk devlet oldu.
Kurtuluş Savaşımızda yardım eden kuzey komşumuz Sovyet Rusya ile 16 Mart 1921’de dostluk antlaşması yapıldı ve sanayimizin geliştirilmesi sürecinde de iş birliği yaptık.
Batı komşularımız Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile 09 Şubat 1934’de Balkan Paktı kuruldu. O dönem Pakt’a katılmayan Bulgaristan ve Arnavutluk’a katılım hakkı açık tutuldu.
1 Mart 1921’de İran ve Irak’la Sadabat Paktı kurduk. Çok taraflı bölgesel bir antlaşma ile kurulan Pakta 08 Temmuz 1937’de Afganistan da katıldı. Paktın üyeleri, birbirlerine saldırıdan kaçınmayı ve bölgede barışı korumak üzere iş birliği yapmayı benimsediler.
Fransız mandasını kabul eden (1923-1946) Suriye ile ilişkilerimiz Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla gerginleşmiştir. 20 Ekim 1998 Adana protokolü ile ilişkilerimizde yaşanan iyileşme, RTE-AKP iktidarının politikası ile bugün yine kopuk ve sorunlu bir durumdadır.
Kurtuluş Savaşımız, Lozan’da (24 Temmuz 1923) Barış’a imza atılarak sonlandırılmış ve tüm dünya Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını kabul etmiştir.
Görüldüğü gibi savaşlarla başlayan 20yy’da bulunduğumuz coğrafyada Barışın öncülüğünü yapan Türkiye Cumhuriyeti güçlü ve önder devlet konumuna gelmiştir. Güney Amerika’dan Uzak doğu ülkelerine kadar imzalanan Dostluk ve Barış Antlaşmaları ile de Dünyayla Barış içinde olmanın politikası yürütülmüştür.
Ve son olarak UNESCO’nun kararına bakalım.
1979’da alınan kararla doğumunun 100. yılına rastlayan 1981 yılını, tüm dünyada “Mustafa Kemal Atatürk’ü Anma Yılı” olarak kabul etmiştir. Genel Kuruluna katılan 156 ülkenin oybirliği ile kabul ettiği karar, dünyanın Mustafa Kemal Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkelerine bakışını göstermektedir.
“Mustafa Kemal ATATÜRK
Uluslararası Anlayış ve Barış Yolunda Çaba Harcamış Üstün Bir Kişi,
Olağanüstü Bir Devrimci,
Sömürgecilik Ve Emperyalizme Karşı Savaşan İlk Lider,
İnsan Haklarına Saygılı,
Dünya Barışının Öncüsü,
İnsanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı,
Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.”
*****
O günden bu güne baktığımızda, Sinoplu Diyojen’in gündüz elinde fenerle insan araması gibi, bulunduğumuz coğrafyada dost ülke arar hale gelmiş olmamız, Cumhuriyetin “Yurtta Barış Dünyada Barış” politikasından ne kadar uzaklaşmış olduğumuzu göstermektedir.
Barış’tan uzaklaşan ülkeler; gelişmişlikten, çağdaşlıktan, hukuktan, adaletten ve demokrasiden de uzaklaşırlar.
Ne yazık ki, RTE-AKP politikaları ile her geçen gün bu değerlerden uzaklaşıyoruz.
Siyaset, dış politikada da Cumhuriyet’le ve Barış’la Barışmalıdır.
M. Tevfik KIZGINKAYA






