Haber: Atilla YÜCEAK
Yıl İran 1979: Bir dönemin çöküşü ve molla rejiminin doğuşu.
Yeni yeni devrimci çırağı olmaya başlamıştık (öylede kaldık bir türlü olamadık)
1979 İran Devrimi, monarşiye karşı verilen halk tabanlı bir başkaldırıydı.
Aklımıza gelen tüm toplumsal yapıların öncüleri;
Solcular, liberaller, milliyetçiler, İslamcılar Şah rejiminin baskıcı yapısına karşı birleştiler.
Devrimin sembol figürü olarak Humeyni, sürgünden döndü ve halkın umudu haline getirildi.
Ancak kısa sürede, devrimin öncü kadrolarını:
Sosyalistleri, feministleri, liberalleri sırayla tek tek tasfiye etti. Birçok devrimci idam edildi, sürgüne gönderildi ya da hapsedildi.
Orta yerde devrimden çok bir “Siyasal İslamcı karşı-devrim” kalmıştı.
Bu dönüşümün temel nedeni;
Bizde AKP ile başlayan değişimi anlamayan ya da anlayıp bile isteye siyasal sistemin kilometre taşlarını döşeyen “Yetmez Ama Evet”çi ihanetçilerin de başını çektiği gizli örgütçülüğün harekete geçmesiyle, otoriter yapılarla mücadele ederken, yeni otoritelerin tohumlarını taşıyan liderlerin ve hareketlerin eleştirisiz yüceltilmesi oldu.
Tıpkı bizde AKP’nin umut olarak pazarlandığı gibi;
İran’da siyasal İslamcılar;
Humeyni halkın umudu gibi görünse de, kendi İslamcı ideolojik anlayışıyla totaliter bir sistem kurmayı hedefliyordu, kurdular da.
Gelelim Günümüz Türkiye’sine;
Türkiye’de benzer bir seyir: “Devrimci safralar, muhalif körlükler!
Türkiye’nin son 20 yılına baktığımızda, İran örneğinin Türkiye’deki yansıması çok daha “Demokratik ambalajlı” biçimde yaşandı.
Sosyalist düşünceden, emek sermaye çelişkisinden sıvışıp kaçarak oligarşi sermayenin düzeninden sinsi sinsi beslenenler sayesinde;
AKP iktidarı, ilk dönemlerinde AB süreci, demokratikleşme, askeri vesayetle mücadele gibi vaatlerle başta “Yetmez Ama Evet”ci ihanetçilerin başını çektiği yapılar tarafından geniş bir destek aldı ve bu makyajla pazarlandı.
Bu süreçte kimi “Sol-liberal aydınlar” ve “Yetmez Ama Evet” cephesi, bu projenin gönüllü aparatı haline gelerek pastadan pay alma yarışına giriştiler.
Bugünden geriye bakıldığında, bu destekçilerin büyük kısmı için “Niyetlerinin iyi olması” sonuçları olumlu yapmadığını yaşayarak hep beraber gördük.
AKP MHP Siyasal iktidarın amacı, tıpkı Humeyni’nin yaptığı gibi, iktidarı ele geçirdikten sonra tüm muhalefet kanallarını kapatarak, mutlak egemenlik kurmaktı, bunun için de siyasal islamı da çok iyi kullanarak Parti devletine dönüştürup bu süreci bugünlere getirdi.
Geldiğimiz noktada yargı, medya, üniversiteler ve seçim kurumları, DİB büyük ölçüde iktidar lehine dizayn edildi.
Bugünlere bir günde gelinmedi dönem dönem var olan düzen partilerinin bir dönem birini bir dönem birini kullanarak erime süreci neredeyse son noktasına kadar getirildi.
Gerçek olan şu ki;
Bu süreçte, muhalefetin bir kesimi, olan biteni sadece “Makyajlanmış demokrasi” üzerinden okudu ve iktidarın gerçek amacını, hedefini göremedi ya da bile isteye görmezden geldi
“Demokrasi”, “Barış”, “Çözüm”:
Sloganları gerçekten ne anlama geliyor?
Tıpkı İran devriminde olduğu gibi, Türkiye’de de sınıf mücadelesinden onun ideolojik silahı olan sosyalizmden giderek uzaklaşarak, dünyada ki gelişmelerden de etkilenerek, sulandırarak süslü kavramlarla ambalajlanan birçok siyasal hamle, özünde var olan oligarşik sermayenin iktidarının meşruiyetini pekiştirmeye hizmet etti.
Küresel sermayenin himayesi ve denetimi altında;
Özellikle “çözüm süreci”, “Barış” ve “Demokratik açılım” gibi süreçlerde:
“Sol” görünümlü kimi çevreler, bu projelerin içeriğini anlamadan, sorgulamadan yalnızca Kürt halkına duyulan sempati, ezilmişliğe ve zulme duyulan tepkiden dolayı destek verdi.
Kimileri, Kürt sorununun çözümünde barışçıl bir çözüm umuduyla küresel güçleri ve devlet aklının samimiyetini oldukça çok ciddiye aldı ve neden, niçinini sorgulamadı.
Kimileri;
“AKP’ye dokunmayın, derin devleti tasfiye ediyor” diyerek iktidarın güvenlik, yargı aygıtına mutlak egemenlik kurmasında suç ortağı oldu.
Ne var ki, bu süreçler istismar edilip iktidarın meşrulaştırılması, mutlaklaştırılmasının ardından rafa kaldırıldı.
Çözüm süreci bitirildiğinde, akan kan çok daha fazlasıyla acımasızca geri döndü.
Üstelik o süreçteki “Barışçıl” aktörler hesap vermedi, verdirilmedi.
Bugün:
Siyasi kapanın kapanışı ve CHP’nin trajik rolü!
Bugün geldiğimiz noktada, geçmişte AKP, MHP Cumhur ittifakı iktidarını “Gönüllü taşıyıcı” gibi destekleyen kesimlerin kimileri haritadan silinmiş, kimileri ise marjinalleşmiş durumda. Dindar kesimlerin bir kısmı AKP’den koptu; milliyetçi taban MHP’den ayrıldı.
Ancak bazı “Sol/sosyalist” çevreler yine de eleştirel bir özeleştiri yerine “Üstün ahlak” anlatısıyla olan biteni dışsallaştırmayan devam ediyor.
CHP’nin bu süreçteki rolü ise başlı başına trajik!
Ne zaman ki “İktidar zayıflıyor” anında, CHP içine sızdırılmış olan devlet hattının temsilcileri tarafından ya da onunla müttefik çevreler sistemin yıkılmaması için bir tür “Denge unsuru” işlevi görerek müdahil oldu.
Ancak son seçim sonrası tablo gösteriyor ki;
Sistem artık sadece AKP’yi değil, onunla uzlaşmaya çalışanları da tasfiye ediyor.
Emperyal projeler, BOP ve yeni Ortadoğu dizaynı!
Irak, Libya, Suriye, Sudan gibi ülkelerin kaynaklarına çöken küresel emperyal güçlerin nihai hedefinde İran yer almakta.
İngiltere’nin başını çektiği Suriye operasyonunun tek bir mermi atılmadan el değiştirmesinin asıl nedeni budur.
İsrail’in bağıra bağıra bölgeye konuşlandırılması tam da bu nedenledir. “Arap Baharı” denen süreç, aslında bölgedeki bağımsızlıkçı rejimlerin çökertilmesini hedefleyen bir dizayndı.
Türkiye, bu süreçte “BOP eşbaşkanı” sıfatıyla önemli bir rol oynadı. Fakat bu proje içinde yer alan aktörlerin çoğu, bunun emperyalizme hizmet eden bir süreç olduğunu fark etmediler ya da fark ettiklerinde iş işten geçmişti.
Tıpkı İran devrimcilerinin “Şah gitsin de ne olursa olsun” demesi gibi, bizde de “ordu gitsin, Kemalizm çöksün, vesayet bitsin” derken, gelen şeyin ne olduğuna pek bakılmadı.
Sonuç:
Tarih her zaman tekerrür etmez.
Ders alınmazsa aynı acıyı yaşatır!
İran devrimi, devrimin çocuklarını yemişti.
Türkiye’de ise devrim hiç gerçekleşmedi ama “Devrimci”lik savıyla yola çıkan birçok kişi, AKP, MHP iktidarın stepnesi haline geldi.
Bugün hala aynı hataları sürdürenler var:
Güçlü olanın yanında durarak, zayıfın sesini kısmak adına, “Demokrasi” laflarıyla otoriterliğe makyaj yapmaya devam ediyorlar.
Tarihin en acı sorularından biri şudur:
“Bütün bunlar yaşanırken, insanlar neden susuyordu ya da alkışlıyordu?”
Kapımıza dayanan;
Bugünün İran’ı olmamak için, bu sorunun yanıtını dürüstçe verebilmek gerekiyor.
Yoksa bir gün, her şey daha kötü olduğunda, herkes birbirine aynı soruyu soracak:
“Bu soru biz şu Ermen’iyi niye dövdürdük?” olmayacak.
“Biz bu boku neden yedik!..” olacak.
Şiir Sevdanın Militanıdır!
Aşk Örgütlenmektir!







Atilla Yüceak ağabey, eline sağlık, kalemine kuvvet.