Sabah, alarm sesiyle değil; ekrandan gelen ışığın yüzüme düşmesiyle uyanıyorum artık. Parmaklarım, düşünmeden telefona uzanıyor. Gün henüz başlamadan, ben çoktan dünyaya “bağlanmış” oluyorum. Bildirimler, mesajlar, haberler… Her biri zihnime küçük bir gürültü gibi düşüyor.
Ve ben fark etmeden, günün ilk dakikalarında kendimi kaybetmeye başlıyorum.
Artık hiçbir sessizlik gerçek değil. Çünkü sessiz kaldığımızda bile ekranların içinden fısıldayan bir dünya var. Sürekli bir akış, bir yenilik, bir hız… Her şey gözümüzün önünden geçip giderken, biz orada mıyız gerçekten? Yoksa sadece parmaklarımız mı yaşıyor bizim yerimize?
Eskiden kitap sayfalarının arasında kaybolurduk; şimdi sonsuz bir ekran kaydırmasının içinde kayboluyoruz. Oysa bir zamanlar “bağlantı” kelimesi, insandan insana kurulan bir sıcaklıktı. Şimdi ise kablolarla, sinyallerle, piksellerle örülü soğuk bir ağ.
Bir kafede otururken herkesin elinde aynı parlayan ekranlar var. Göz göze gelmek yerine, herkes kendi küçük evreninde. Gülüşler filtreli, sohbetler kısa, duygular yüzeysel… Gerçekten orada mıyız, yoksa sadece “çevrimiçiyiz”?
Belki de en büyük yalnızlık, kalabalığın içinde çevrimiçi olmaktır.
Bazen parmak uçlarım bile yorgun hissediyor kendini; ama asıl yorgunluk ruhun içinde birikiyor. Bildirim sesleri beynin duvarlarına çarpıp yankılanıyor. Her yeni bilgi, her yeni içerik, zihni biraz daha kalabalıklaştırıyor. Ve insan kalabalığın ortasında, kendi sessizliğini özlüyor.
Unutuyoruz… Beklemeyi, özlemeyi, sıkılmayı… Oysa insan biraz da bekleyerek büyür. Her şeyin saniyeler içinde önümüze geldiği bu çağda, sabrın yerini hız aldı. Düşünmeden geçiyoruz, hissetmeden yaşıyoruz. Kalbimiz bir “yukarı kaydırma” mesafesinde.
Beden yorgun, gözler bulanık, ruh suskun… Adına “dijital yorgunluk” diyorlar ama bence bu, sadece bir yorgunluk değil — bir unutma biçimi. Kendimizi, sessizliği, sabrı, beklemeyi unutuyoruz.
Belki çözüm basit:
Bir akşam ekranı kapatmak.
Bir mesajı görmemek.
Bir anı paylaşmadan yaşamak.
Ve sonra, başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmak.
O zaman fark ediyor insan; gerçek ışığın ekrandan değil, gökten geldiğini.
Ve hiçbir bildirim sesi, kalbin sesinden daha önemli değil aslında.



