– Acımız büyük. Ölen evlatların, öğretmenin ailelerine, arkadaşlarına ve ülkemize sabır ve başsağlığı, yaralılara acil şifa diliyorum. Başsağlığı dileği, yas sürecini sağlıklı yaşama umududur. Yasın sağlıklı yaşanması, herkese göre değişen bir süreden sonra kabul aşamasına erişilmesini sağlar. Kabul aşaması, kaybettikleri sevdiklerine ait güzel anılarla yaşamı sürdürme gücü verir. Ancak biz ülke genelinde böylesi acı toplumsal ve siyasal nedenlere dayalı olaylar sonrası süreci sağlıklı atlatamıyoruz. Çünkü “acının siyaseti olmaz” denilerek ulusal yas ilan edilmedi. Çocuklarımız Suudi Arabistan kralından değersiz miydi? Bu ülke çocuklarına hiç mi değer vermiyor sorusuna cevabımız maalesef “evet.”
Yapısal sorunların neden olduğu suça sürüklenen çocuklar ile ergen ve genç yetişkin “18-21 yaş” çağlardaki evlatlarımız için neleri eksik yapıyor, hak ettikleri neleri onlardan esirgiyoruz? Cevap bulmamız gereken sorular bunlar. Sistem yanlışlarını ortaya koymak yerine kolay olan seçilip çete üyesi veya okula saldırı düzenleyen çocuk ve ailesi olayların tek sorumlusuymuş gibi konuşuyor ağzını açan. Çocukları etiketlemek çok yanlış. Aynı yanlış saldırı gerçekleştiren çocuğun eylem öncesi tutum ve hazırlıklarını, planlarını medyada yayınlamakla yapılıyor. Kopya suçlara zemin hazırlar böylesi yayınlar. Çocukların motivasyonu ve planları kamuoyunda değil çözüm politikası geliştirmek için toplanan uzmanların değerlendireceği detaylardır. Aman dikkat! Kimse istemeden de olsa yangına benzinle gitmesin.

Okul saldırıları tıpkı suça sürüklenen çocuklar gibi sadece münferit olaylar değil toplumsal, yapısal, yönetsel hataların bileşkesi olarak görülmesi gereken politik sorundur. Ve yeni değildir. 20 yılı aşkın süredir bağıra bağıra gelmekte olan tehlikeyle yüzleşme anındayız. Nitekim hemen bir TBMM Komisyonu ile sorunun ve çözümün tespiti yoluna gidildi. Fakat bu yeni komisyon, 21 yıl önce 2005 yılında aynı konu üzerinde çalışan komisyon ile aynı akıbete uğrarsa kim bilir kaç yirmi yıl daha aynı sorunu konuşuruz, bilinmez.
Siverek ve Maraş’ta art arda iki okul saldırısı yaşanmadan çok önce Kasım 2025’te yayınlanan bir rapordan alıntılar yapacağım. Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi tarafından düzenlenen bir çalıştay sonunda kapsamlı rapor yayınlandı. Çalıştayın konusu suça sürüklenen çocuklar gündemi nedeniyle yapılmakta olan yasa çalışmaları. Amacı ise geçmişte yapılan hataların tekrar edilmesini önleyecek, hak temelli bilimsel önerilerle sorunun çözümüne katkı sunmak. Bağlantısını verdiğim çalıştay bildirgesi metninden kapsamlı raporun PDF dosyasına buradan erişilebilir. Prof. Adem Sözüer ile pek çok akademisyen ve hukukçunun emeği olan rapordan ilk alıntı, 2005 tarihli komisyon raporundaki uyulmayan, eksik bırakılanlar hakkında olacak:
“Çocuk Koruma Kanunu’nda Yapılmak İstenip de Yapılamayanlar: Kanunun hazırlık aşamasında komisyonun temel fikri, ‘çocuk koruma sistemi güçlü olmazsa çocuk adalet sistemi de sağlıklı işlemez’ düşüncesine dayanıyordu. Bu nedenle tasarı üç ana bölümden oluşmaktaydı: 1. Birinci bölüm: Koruma, 2. İkinci bölüm: Yargılama usulleri, 3. Üçüncü bölüm: İnfaz. Ancak düzenleme Meclis’e gönderilirken yalnızca ikinci bölüm gönderilmiş, koruma ve infaz bölümleri tasarıdan çıkarılmıştır. Ayrıca cezalar ve alternatifleri Türk Ceza Kanunu’na bırakılmış; güvenlik tedbirleri ve bunlara ilişkin özel usuller de tasarıdan çıkarılmıştır. Bu durum, kanunun bütünlüğünü bozmuş, başlangıçtaki sistematik yaklaşımı zedelemiştir. Sonuçta yalnızca yargılama usullerine ilişkin sınırlı düzenlemeler içeren, eksik ve parçalı bir kanun yürürlüğe girmiştir.”
Anlaşılıyor ki 20 yıldır adım adım büyüyerek gelen sorun siyasi tercihin sonucu. Uzman görüşüne, hak temelli ve bilimsel yaklaşıma değer vermeyen siyasi iradenin hatası bugünkü acımızın baş sebeplerinden birisi: Çocuk koruma kanununda eksik ve hatalı düzenleme. Yapısal sorunu münferit olaymış gibi gösterip “acının siyaseti” iktidarın uzağına atmak da bir siyasi tercih elbette.
Raporda Karşılaştırmalı Değerlendirme ve Türkiye’ye Yansımalar başlığı altında çok sayıda ülkenin sistemleri incelenmiş. “Kötü örnek” olarak gördüğüm ABD hakkındaki bilgiyi aktaracağım burada:
“ABD ceza ve çocuk adalet sistemi, geniş veri kaynaklarına ve gelişmiş adlî gözlem araçlarına sahip olmakla birlikte, eşitlik, insan hakları ve sosyal adalet ilkeleri bakımından ciddi sorunlar barındırmaktadır; bu nedenle çocuk hakları temelli bir model için tutarlı bir referans teşkil etmemektedir. ABD sisteminde ırksal, ekonomik ve politik eşitsizlik üreten uygulamalar, çocukların adalete erişiminde ve infaz sürecinde yapısal ayrımcılık yaratmaktadır.” Okul saldırıları ve mafyatik suçlarda çocukların yer alışıyla ünlü ABD sistemi sosyal adalet ve çocuk hakları zaafı nedeniyle örneklik teşkil edemez. Ama yazık ki bizde de sadece ceza kısmı yer aldığı için suç işleyen çocukların, okul saldırılarının artışı tesadüfi değil sistematik. Raporda elbette benim yorumumdan daha akademik ve lisanı münasiple ele alınmış meselenin bu yönü: “Türkiye bakımından uluslararası örnekler değerlendirilirken, sadece yapısal başarılar ve bilimsel temelli uygulamalar dikkate alınmalı; eşitsizlik ve ayrımcılık üreten, cezalandırma odaklı modellerden kaçınılmalıdır… Çocuk adaletinde temel amaç, suçu önlemek ve çocukların topluma yeniden kazandırılmasını sağlayan, rehabilitasyon odaklı, eşitlikçi ve insan hakları temelli sistemler kurmak olmalıdır.”
12. Yargı paketinde bulunması muhtemel Taslak Metin için öneriler Normatif Belirsizlik, Takdir Yetkisi ve Hukuk Güvenliği başlığı altında yer almış raporda:
“Taslak metinde yer alan ‘kasten öldürme suçu bakımından bu madde hükümleri uygulanmayabilir’ şeklindeki ifade, neyin uygulanacağını açıkça öngörmek yerine mevcut hükümlerin ‘uygulanmayabileceğini’ düzenlemekte, bu yönüyle normatif belirsizlik yaratmaktadır… Bu tür ‘uygulanmayabilirlik’ hükümleri, belirlilik ve hukuk güvenliği ilkelerini zayıflatmakta; hâkimin takdir yetkisini ölçüsüz biçimde genişletmektedir… Taslakta, takdir yetkisinin hangi koşullarda ve hangi ölçütlere göre kullanılacağına ilişkin açıklık bulunmamakta, bu durum keyfî uygulama riskini artırmaktadır… Ceza sorumluluğuna ilişkin takdir yetkisinin sınırları çizilmeden hâkime bırakılması, belirlilik, ölçülülük ve öngörülebilirlik ilkeleriyle çelişmektedir… Hukuk sisteminde takdir yetkisi ancak sınırları, ölçütleri ve denetim mekanizmaları açıkça belirlenmiş olduğunda meşru kabul edilebilir; taslak bu gerekliliği karşılamamaktadır.”
Raporun son bölümünde Sosyal Araştırmacılar Derneği Başkanı ve EŞİK gönüllüsü Özgür Aktükün tarafından yapılan kapsamlı değerlendirme yer alıyor: Bilimsel Temel, Gelişimsel Veriler ve Uzman Görüşü Eksikliği
“Çocuk ve gençlerin cezai sorumluluğunun belirlenmesinde; psikolojik, nörolojik ve gelişimsel faktörler (dürtüsellik, dikkat eksikliği, hiperaktivite, frontal lob gelişiminin tamamlanmamış olması gibi biyopsikososyal etkenler) dikkate alınmalı.” Yazının bu aşamasında sözü sevgili Özgür Aktükün’e bırakıyorum:
Bilimsel araştırmalar, beynin karar verme, dürtü kontrolü ve risk değerlendirmesinden sorumlu frontal korteksin gelişiminin yaklaşık 25 yaşına kadar devam ettiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, çocuk ve ergenlerin cezai sorumluluğuna ilişkin her türlü düzenlemenin, nöropsikolojik gelişim düzeylerini ve bilimsel verileri dikkate alması zorunludur. Taslakta bu bilimsel gerçeklik göz ardı edilmekte; hâkimin gelişimsel verileri değerlendirmesine ilişkin zorunlu uzman görüşü (sosyal hizmet uzmanı, adlî psikiyatri, psikoloji, çocuk gelişimi vb.) öngörülmemektedir. Uzman raporları ve psikolojik değerlendirmelerin zorunlu olmaması, karar süreçlerinin bilimsel temelden uzaklaşmasına ve çocukların gelişimsel farklılıklarının gözetilmemesine yol açabilecek niteliktedir. Çocukların cezai sorumluluğunun belirlenmesinde, adlî psikiyatri, psikoloji ve çocuk gelişimi alanlarında uzman kişilerin görüşlerine başvurulması; hâkimin takdir yetkisinin bilimsel bulgularla sınırlandırılması, adil yargılanma hakkı ve çocuğun üstün yararının korunması açısından zorunludur.
Psikososyal destek ve rehabilitasyon çalışmaları:
Suça sürüklenen çocukların yeniden topluma kazandırılması için sosyal çalışma görevlileri, hem bireysel hem grup düzeyinde çeşitli rehabilitasyon faaliyetleri yürütür. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı kurumlarda (örneğin Çocuk Destek Merkezleri ve çocuk yuvalarında) görevli meslek elemanları, çocukların psikososyal gelişimini destekleyici programlar hazırlar ve uygular. Her çocuğa bir danışman meslek elemanı atanarak, çocuğun merkeze uyum sağlaması, bireysel ihtiyaçlarının belirlenmesi, aile ilişkilerinin düzenlenmesi, eğitim ve sağlık hizmetlerinin takibi sağlanır. Danışman sosyal çalışmacı, çocuk için bireyselleştirilmiş bir uygulama planı ve psikososyal destek programı hazırlar; bu plan çerçevesinde çocukla düzenli görüşmeler yapar, grup etkinlikleri düzenler ve çocuğun yaşam becerilerini geliştirmeye çalışır. Adalet Bakanlığı’na bağlı ceza infaz kurumlarında (çocuk kapalı cezaevleri ve çocuk eğitimevlerinde) ise psikolog ve sosyal hizmet uzmanlarından oluşan psikososyal yardım servisi bulunmaktadır. Bu birimde sosyal çalışma görevlileri, hükümlü çocukları kurumda ilk kabulde değerlendirir ve tanıma tanıtma formları doldurur; ardından her çocuk için bir iyileştirme planı geliştirir. Bireysel danışmanlık görüşmeleri, sosyal grup çalışmaları, aile eğitimleri, rehberlik faaliyetleri bu planın temel unsurlarındandır. Örneğin cezaevi eğitimevlerinde sosyal çalışma görevlileri, çocukların risk ve ihtiyaçlarına göre öfke kontrolü, dürtü yönetimi, değerler eğitimi gibi grup programları yapabilir; spor, sanat, mesleki eğitim gibi etkinlikler organize ederek çocukların sosyal becerilerini artırmayı hedeflerler…
Özgür Aktükün tarafından yapılan sosyal hizmet değerlendirmesi, ceza adaletinin ancak son çare olarak kullanılmak üzere geri plana atılması gerektiğini düşündürüyor. Ancak okullarda hijyen koşullarını karşılayacak kadar bile yönetme becerisi gösteremeyen siyasi iradenin çocuklarımıza bütçe önceliği tanımadığı ortada. Sosyal yardımla sadaka kültürünü önceleyen bir sosyal politika vizyonu da yok. Anayasal sosyal devlet niteliği yok sayılıyor çünkü.
MEB ise “okullar olmasa millî eğitimi yönetmek çok kolay” absürtlüğünü hayata geçirmiş durumda. Okul terklerini takip etmiyor yıllardır. Sistem yaz-boz tahtası oldu. Maarif Modeli ise geleceğin nesillerini yetiştirme bilincinden uzak. MEB’in, suça sürüklenen çocuklar ve okul saldırıları arasındaki kesişimin odağında yer aldığını ilgili bakanın görmesini beklemek ham hayal olur.
Her şeye rağmen enseyi karartmayalım demek için umut vaat eden uzman görüşlerine yer verdim bu yazıda. İnsan kaynağımız, sahip olunan bilgi birikimi ve işaret edilen gelecek perspektifi umudu, çabayı ve iradeyi diri tutmak için ihtiyaç duyduğumuz güveni aşılayacak nitelikte. Acımızı yaşayalım, yasımızı tutalım ve bunlarla birlikte çözüm imkânını hatırdan çıkarmayalım.
İyi okumalar dileğiyle rapor burada.






