Türkiye, Irak’tan Suriye’ye, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir kriz kuşağının tam merkezinde yer almaktadır. Bu coğrafi gerçeklik, Türkiye’yi yalnızca bölgesel bir aktör değil; küresel güç mücadelelerinin doğrudan muhatabı hâline getirmektedir. ABD’nin Ortadoğu’da öngörülemez- tutarsız davranışları, Rusya’nın askeri ve diplomatik yayılma isteği, İran’ın bölgesel nüfuz arayışı ve Avrupa Birliği’nin güvenlik alanındaki stratejik zayıflığı, Türkiye’nin manevra alanını hem genişletmekte hem de ciddi biçimde zorlaştırmaktadır.
Türkiye, Ortadoğu’daki ‘Zorunlu Jeopolitik Özerkliğini’ akılcı, karşılıklı yarar ilkesine dayanan ve bölge barışını esas alan çok yönlü diplomasiyle lehe çevirebilir.
Suriye Dosyası:
Suriye iç savaşı, Türkiye–ABD ilişkilerinde Soğuk Savaş sonrası dönemin en derin güven krizini üretmiştir. ABD’nin YPG/PYD ile kurduğu askeri ve siyasi ilişki, Ankara tarafından ulusal güvenliğe doğrudan tehdit olarak görülmekte ve bu durum NATO içindeki “stratejik uyumsuzluğu” da artırmaktadır.
Türkiye açısından Suriye meselesi, yalnızca sınır güvenliği değil; mülteci hareketleri, terör tehdidi ve devlet otoritesinin çöküşüyle bağlantılı çok katmanlı bir sorundur. Uluslararası basında giderek daha sık dile getirilen görüş, Türkiye’nin bu dosyada “yalnız bırakıldığı” ve kendi güvenliğini sağlamak için tek taraflı adımlar atmaya zorlandığı yönündedir.
Rusya ile İlişkiler:
Türkiye–Rusya ilişkileri, klasik müttefiklik ya da karşıtlık kategorileriyle açıklanamayacak bir pragmatizm örneği sunmaktadır. Enerji bağımlılığı, Suriye sahasındaki zorunlu temas ve Karadeniz güvenliği, iki ülkeyi iş birliğine iterken; tarihsel rekabet ve Ukrayna savaşı, batının stratejik belirsizliği bu ilişkinin kırılganlığını canlı tutmaktadır.
Türkiye – Rusya ilişkisi “ne eksen kayması ne de tam ittifak” olarak tanımlanamamaktadır. Ancak her iki ülke de karşılıklı yarar ilkesi, bölge barışı temelli kalıcı iş birliğini inşa etmelidirler. Bunu yapabilirlerse ‘Kuşak Yol’ projesinin güvenliği sağlanabileceği gibi BRİKS projesini de insan ve emek odaklı olarak aktifleştirip ve kurumsallaştırabilirler.
Yeryüzünün insanlık tarafından barış içinde yönetilebilmesi; karşılıklı yarar ilkesi ve insan odaklı demokrasinin yaşam biçimine dönüşmesini isteyen toplumsal gücün yayılmasıyla mümkün olabilecektir. Ancak o zaman Birleşmiş Milletler Örgütü güçlenir, kurumsallaşabilir ve kararları dikkate alınır.
Doğu Akdeniz ve Enerji Jeopolitiği
Doğu Akdeniz, enerji kaynakları üzerinden şekillenen yeni bir güç rekabetine sahne olurken; Türkiye bu denklemden dışlanmaya çalışılan bir aktör konumundadır. Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır merkezli bloklaşma; uluslararası bazı basın organlarında “istikrar girişimi” olarak sunulsa da, etkin bir kesim tarafından bu yaklaşım reddedilerek; Türkiye’nin denklemin dışına itilmesinin bölgesel gerilimi artıracağı, orta doğudaki öngörülemezliği Akdeniz’e ve Avrupa’ya taşıyacağı öngörülmektedir.
Türkiye açısından Doğu Akdeniz, sadece enerji meselesi değil; egemenlik, deniz yetki alanları ve bölgesel denge sorunudur. Türkiye Akdeniz’deki haklarından vazgeçemez ve erteleyemez. Bölge ve dünya barışı ancak ve ancak uluslararası hukuk ve karşılıklı yarar ilkesine uyularak korunabilir.
Nato, Batı ve Stratejik Yalnızlık Tartışması
Türkiye’nin NATO içindeki konumu, son yıllarda “vazgeçilmez ama sorunlu ortak” tanımıyla ifade edilmektedir. Bir yandan İttifak’ın güney kanadını fiilen ayakta tutan ülke Türkiye’dir denilmekte; diğer yandan güvenlik kaygıları çoğu zaman müttefikleri tarafından yeterince ciddiye alınmamaktadır. Özetle Nato Türkiye’ye ikircikli ve iki yüzlü davranmaktadır.
Batı basını bu durumu, “stratejik yalnızlık” olarak değil; Batı ittifakının Türkiye’ye net bir rol tanımı yapamamasının sonucu olarak yorumlamaktadır. Yani sorun, Türkiye’nin yönelimi değil; Batı’nın Türkiye’yi nerede konumlandırmak istediğini bilememesidir. Özellikle Ortadoğu bölgesinde Türkiye/Nato ilişkilerinde her iki tarafında kafası karışık görünüyor.
Sonuç ve Türkiye İçin Stratejik Çıkarım
Mevcut küresel tabloda Türkiye’nin önünde iki temel seçenek bulunmaktadır:
ya büyük güçler arasındaki rekabetin pasif nesnesi olmak ya da denge kuran, hukuk ve diplomasi merkezli özerk bir aktör rolünü güçlendirmek.
Türkiye’nin bölgesel rolünü, askeri gücünün yanında diplomatik tutarlılığı, hukuki meşruiyet vurgusu ve bölge barışının sağlanmasına ilişkin kararlı tutumu belirleyecektir.
Emperyalizm odaklı Güç Siyasetinin hüküm sürdüğü dünyada; Türkiye öncelikle sınırdaş olduğu coğrafyada ve Uluslar arası alanda ‘Çok Taraflılığı Savunan ve Çatışmaları Önleyen/Sınırlayan’ bir dış politika aklı geliştirmeli ve savunmalıdır.
Türkiye’nin konumu, ABD’nin müdahaleci politikaları ve Ortadoğu’daki yapısal krizler bağlamında bir “ara aktörlük” değil; denge üretme kapasitesi olan kilit ülke olma potansiyelini barındırmaktadır. Ancak bu potansiyelin hayata geçmesi, kısa vadeli taktik kazanımlar yerine uzun vadeli kurumsal ve hukuki bir dış politika çizgisinin inşa edilmesine bağlıdır.
Bu başarılabildiği ölçüde, Türkiye yalnızca kendi güvenliğini değil; bölgesel istikrarı ve dolaylı olarak dünya barışını da etkileyebilecek bir aktör hâline gelecektir.



