Bu günlerde yine anılan ve Türkiye’nin gündeminden düşmeyen Huntington, ‘Demokratikleşme statik/doğrusal değildir; Kurumsallaşmamış demokrasiler otoriter ‘geri dönüşe’ açıktır; bu süreçte sosyo/kültürel yapı, ordu, dış müdahale ve ekonomik krizler belirleyici olurlar’ demektedir.
Seçimli demokrasiler, kurumsallaşmamışsa, denge/denetim mekanizmaları yetkin değilse, halkla bütünleşememişse; toplum, kültürü, gelenekleri ve yaşam biçimiyle demokrasiyi içselleştirememişse ‘geri dalga’ riski yüksek demektir.
Bu süreç bu güne kadar Orta doğu, Kuzey Afrika ve yakın Asya ülkelerinde git-gel şeklinde yaşanıyorken, ‘Geri Dalga’ riski dünyaya yayılmaya başlamıştır.
Orta Doğuya musallat olan BOP, gerçek bir demokratikleşme projesi değil, enerji yollarının denetimi ve İsrail’in güvenliğinin tahkimi için kimlik /mezhep-etnisite temelli siyaset ve yönetilebilir istikrarsızlık modelini bölgede inşa etmektedir. Afganistan’dan Libya’ya sınırımızda tüm ülkeler istikrarsızlaştırılmış, bölünmüş, şimdi sıra İran’dadır.
BOP Eş Başkanlığı yanıltmacası ya da aldatmacasıyla Türkiye de sıraya alınmıştır. Eğer Türkiye 1920’li yıllarda olduğu gibi Cumhuriyetin kurucu ilkelerini toplumla bütünleştirerek; bölgede örnek, öncü devlet olarak bölge ve dünya barışının /Yurtta Sulh-Dünyada Sulh/ aktif aktörü olarak var olmayı sürdüremezse bölge iyice kararacak demektir.
Demokratik Geri Dalgadan Çıkış ve Muhalefetin Tarihsel Sorumluluğu
Türkiye bugün yalnızca bir iktidar krizi değil; bir rejim yorgunluğu da yaşamaktadır. Samuel Huntington’un “demokratikleşme dalgaları” teorisinde tarif ettiği üzere, kurumsallaşamamış demokrasiler belirli eşiklerden sonra otoriter geri dalgaya girer. Türkiye tam olarak bu eşiğin önündedir.
Bu noktada, “İktidar neden otoriterleşti?” sorusu pek anlamlı değildir; asıl soru şu olmalıdır. ‘Muhalefet bu geri dalgayı neden durduramadı ve şimdi ne yapılmalıdır’?
Muhalefetin Temel Yanılgısı, Seçimi Tek Başına Çözüm olarak Topluma Sunmaktır.
CHP ve muhalefet bloku yıllardır halka, “Seçimi kazanırsak her şey düzelir”i ifade eden bir politika izledi-izliyor. Oysa biliyoruz ki, ‘Seçim, demokrasinin başlangıcıdır; garantisi değildir’.
Bugün Türkiye’de sorun yalnızca sandık güvenliği değil; yargının yürütmeye bağımlılığı; devletin partileşmesi/parti devletine dönüşmesi; medyanın kamusal denetim işlevini kaybetmesi, TBMM’nin denetim görev ve yetkisinin işlevsizleştirilmesi ve yurttaşın siyasetten kopmasıdır. Bu tabloyu yalnızca “seçim kazanarak” tersine çevirmek olanaklı değildir.
CHP kendisini, yalnızca “iktidar adayı” olarak değil; Cumhuriyet rejiminin onarıcısı; demokratik restorasyonun taşıyıcı aktörü olarak konumlandırmak durumundadır. Bu şu anlama gelir; günlük polemiklerin değil, rejim tartışmasının merkezine oturmak ve Cumhuriyet rejiminin ilkeleri üzerinde yeniden inşasını proğramlamaktır.
“Kim aday olacak?” sorusundan önce; “Nasıl bir hukuk düzeni kurulacak?” sorusunu topluma mal etmek; kimlik siyasetinden ziyade Anayasal yurttaşlığın güçlendirilmesi, Türkiye’nin öncelikli temel gündemidir.
Cumhuriyet Halk Partisi, bugün sıradan bir muhalefet partisi değildir; Türkiye’nin içine girdiği rejim krizinde kurucu gelenekle ilişkilendirilen tek siyasal aktördür. Toplumun geniş kesimlerinde “devlet aklı” ve “kurumsallık” beklentisi hâlâ Cumhuriyet Halk Partisi ile özdeşleşmektedir. Ancak bu avantaj, net ve inandırıcı bir yol haritası olmadan siyasi karşılığa dönüşemez.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir ideolojik proje değil; onarım programıdır. Demokratik Restorasyon İçin Asgari Yol Haritası şu temel unsurlar üzerine inşa edilmelidir.
Hukuk Yeniden Tesis edilmeli; parlamenter hükümet sistemi somutlaştırılmalı; denge/denetim mekanizmaları Anayasal kurumlar olarak tesis edilmeli; Devlet Planlama Teşkilatı; müsteşarlıklar Anayasal kurumlar olarak yeniden tesis edilmeli; Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yürütmeden koparılması kırmızı çizgi olmalı, Hakim ve Savcı güvencesi kurumsallaştırılmalıdır. Devlet Partisizleştirilmeli, kamu atamalarında liyakat ön planda tutulmalı ve bu ilke asla değiştirilememeli; bürokrasiye “intikam değil, hukuk” güvencesi verilmelidir. Bu dönemde edinilen deneyimler Anayasal Güvence altına alınmalıdır.
Toplumsal Muhalefetle Çözüm Odaklı Kurumsal İttifak/işbirliği oluşturulmalı; Sendikalar, meslek odaları, kadın ve gençlik hareketleri seçim döneminde değil, sürekli muhatap alınmalı; sokağı romantize etmeden meşru toplumsal baskıyı savunarak hareket edilmelidir. Ne devletçi vesayet dili ve ne de kimlikçi mağduriyet dili Türkiye’nin ihtiyacıdır; “ Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ekseninde sade ve kapsayıcı bir siyasal anlatıya ihtiyaç vardır.
Seçimi Kazanmak Yetmez, Cumhuriyeti Ayağa Kaldırmak Gerekir.
Türkiye’nin önündeki temel tercih; Ya otoriter geri dalga kalıcılaşacak, ya da demokratik restorasyon bilinçli ve örgütlü bir siyasal iradeyle başlayacaktır.
Bu hedefe ulaşabilmek için CHP ve muhalefete düşen görev; Tepkisel değil, kurucu; Savunmacı değil, yol gösterici; Geçici değil, tarihsel olmaktır.
Aksi hâlde Türkiye, Huntington’un tarif ettiği ve özlediği gibi, demokrasiye “uğrayıp geçen” ama onu yerleştiremeyen ülkeler arasında kalacaktır.
Türkiye kendini aşmalı ve Ortadoğu ülkelerine örnek olmalıdır. Çünkü Atatürk’ün Cumhuriyeti/İlkeleri Ortadoğu ve Arap ülkelerinin de geleceğidir.



