Ortadoğu bugün sadece bir jeopolitik kriz değil, aynı zamanda derin bir medeniyet krizi de yaşıyor. Savaşlar, mezhep çatışmaları, otoriter rejimler, sürdürülemeyen ekonomiler/ekonomik çöküşler ve milyonlarca insanın göçü… Bölge adeta kendi içinde sıkışmış bir tarih döngüsünün içinde dönüp duruyor.
Oysa bu coğrafya bir zamanlar insanlık tarihinin en parlak düşünce merkezlerinden biriydi. Felsefe, matematik, tıp ve astronomi alanlarında dünya medeniyetini ileri taşıyan büyük bir entelektüel hareket burada doğmuştu.
Bugün ise aynı coğrafyada din, çoğu zaman barışın değil siyasetin aracı haline gelmiş durumda.
Bu nedenle artık şu soruyu sormaktan kaçınamayız:
İslam dünyasında yeni bir “dini düşünce reformu” mümkün mü?
Din vicdana dönmeden Orta Doğu’ya barış gelir mi? Bu soruları herkes kendine sormalı ve bir yanıt bulmalı. Bu sorular bizi toplumsal bir arayışa iter ve toplumsal yanıt verebilirsek çözüme yaklaşıyoruz demektir.
Bu soru yeni değil. Avrupa da benzer bir krizden geçti. 16. yüzyılda ortaya çıkan Protestant Reformation hareketi, yalnızca bir teoloji tartışması değildi; aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir dönüşümün başlangıcıydı.
Bu dönüşümün en önemli ismi Martin Luther’in başlattığı eleştirel tartışma, kilisenin mutlak otoritesinin sorgulanmasına ve dini metinlerin yorumunu ruhban sınıfının tekelinden çıkarılmasına neden oldu.
Sonuç olarak Avrupa’da vicdan özgürlüğü, bireysel inanç hakkı ve nihayetinde laik devlet fikri güç kazandı ve giderek kurumsallaştı.
Bugün Avrupa’da din ortadan kalkmış değil, tam tersine, devletin değil bireyin vicdanının konusu haline gelmiştir.
Ortadoğu’nun bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur.
Sorun Din Değil, Yorumların Donması, içtihat kapısının kapatılmasıdır. İslam’da Reform tartışmaları ilk kez yapılmıyor; İslam’ın ilk yüzyılları incelendiğinde şaşırtıcı bir entelektüel canlılık görülür.
Bu dönemde felsefeciler, bilim insanları ve hukukçular yoğun tartışmalar yürütmüşlerdir. Örneğin Ibn Rushd, akıl ile vahyin çelişmediğini savunurken, Ibn Sina bilim ile metafiziği birlikte düşünüyor ve yorumluyordu. İslam dini akıl ve bilim dinidir. İnsanı düşünmeye ve araştırmaya teşvik ederek hakikate ulaşmayı hedefler.
Ne var ki zaman içinde bu tartışma kültürü zayıfladı. “İçtihat kapısının kapanması” olarak bilinen bu süreçle birlikte yeni yorum üretme geleneği büyük ölçüde donduruldu.
Din artık düşünsel bir arayış olmaktan çıkıp siyasal meşruiyet aracı haline gelmeye başladı. Bugün birçok Ortadoğu ülkesinde yaşanan krizlerin arkasında bu tarihsel donma vardır.
Reformun Anlamı: Dine Karşı Değil, Dini Kurtarmak İçin
“Dinde reform” ifadesi bazı çevrelerde tepki uyandırabiliyor. Oysa burada kastedilen şey dini ortadan kaldırmak değildir; tam tersine Dini siyasetin elinden kurtarmaktır.
Din devletin ideolojisi haline geldiğinde; İnanç özgürlüğü ortadan kalkıyor ve Din siyasi çatışmaların aracı oluyor. Oysa din, bireyin vicdanında yaşadığında toplumsal barışın güçlü bir kaynağı olabilir.
Ortadoğu’da gerçek bir zihinsel dönüşüme ihtiyaç var, bunun için de;
*Din ile devlet arasındaki sınır yeniden tanımlanmalıdır; çünkü Devletin görevi inanç üretmek değil, inanç özgürlüğünü korumak olmalıdır. *İçtihat geleneği yeniden canlandırılarak, çağdaş dünyanın sorunlarına yeni yorumlarla çare aranmalıdır.
Din adamı sınıfının yorum tekeli kırılmalıdır. Çünkü Bilgi çoğullaştıkça din de özgürleşir.
Türkiye’nin Tarihsel Rolü
Bu noktada Türkiye’nin özel bir deneyimi ve öncü rolü vardır.
Mustafa Kemal Atatürk döneminde yapılan reformlar, din ile devlet ilişkisini yeniden tanımlayıp, laiklik ilkesi kabul edilerek; Din ve Devlet ilişkileri ayrılmış; din ait olduğu vicdanlara gönderilmiştir.
Uygulamada sorunlar ve tartışmalar varsa da İslam dünyasında modern devlet ile din arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi açısından önemli bir laboratuvar olmuştur.
Bugün Türkiye, demokrasi ile inanç özgürlüğünü birlikte güçlendirebilirse, Ortadoğu için yeniden bir ilham kaynağı olabilir.
Hiçbir reform yalnızca devlet kararlarıyla gerçekleşmez; gerçek reformlar, öncelikle üniversitelerde; düşünce dünyasında ve toplumun vicdanında gerçekleşir. Ortadoğu’nun geleceği de büyük ölçüde bu zihinsel dönüşüme bağlıdır. Çünkü açıkça görülüyor ki; Din siyasetin aracı oldukça barış gelmiyor, çatışma kaçınılmaz oluyor. Orta Doğu’nun temel sorunu budur.
Orta Doğu’da pek çok iktidarın meşruiyet kaynağı dindir; din ait olduğu vicdanlara gidemezse Orta Doğu’da barışı tesis etmek kolay olmayacaktır; Orta Doğu’da barış ve huzur tesis edilemezse Emperyalizmin maşası insanlığın ensesinde olmaya devam eder.



