Haber: Atilla YÜCEAK
Son yıllarda Türkiye’nin en derin toplumsal yaralarından biri, sessizlikle örtülmeye çalışılan KHK mağduriyetleridir. On binlerce insan, yargı kararı olmaksızın işinden, hayatından, onurundan mahrum bırakıldı. AİHM kararları dahi görmezden gelinirken, adalet talebi hem mahkemelerde hem de vicdanlarda yankılanıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir dram değil; hukuk devleti ilkesinin sarsıldığı, adaletin oksijen gibi eksildiği bir dönemin aynasıdır. Adaletin sesi kısılırsa, toplumun nefesi de kesilir.
(Atilla YÜCEAK)
KHK’lı akademisyen Dr. Vahap AKTAŞ her seçin dönemi yaklaştıkça siyasal partilerin oy devşirmek için ağızlarına aldıkları KHK sorunu ve adaletsizlik ile ilgili değerlendirmelerini gazeteniz Haber Sol Medya’ya anlatı.
‘’Hayat, bazen bir destan gibi gelir insana; kahramanların, canavarların ve bitmeyen mücadelelerin hikayesiyle. Bugün mitolojik kan emicilerin, kocaman dinozorların yerini daha sinsi, daha gerçek düşmanlar aldı: Adaletsizlik, korku ve cehalet. Bu üç güç, toplumların ilerlemesini engelleyen, bireyleri zincirleyen ve medeniyetleri çöküşe sürükleyen kadim düşmanlar.
Bu üç dev, modern çağın en büyük sınavları olarak karşımızda duruyor. Her biri insanlığın ruhunu kemiren, toplumları çürüten ve geleceği gölgeleyen birer tehdit. Ancak her dönemde, bu devlere karşı cesaretle, akılla ve adaletle savaşanlar da olmuştur. Tarih ve dünya insanlığı bu örneklerle dolu.
Adaletsizlik, toplumların kanayan yarası, insanlık tarihinin en eski ve en sinsi düşmanı. Toplumları bölen, bireyleri umutsuzluğa sürükleyen bu dev, güç sahiplerinin keyfiliği ve eşitlik ilkesinin yok sayılmasıyla büyür. Antik Yunan’da Sokrates, adaletsiz bir yargılamayla ölüme mahkûm edildiğinde, Atina’nın demokrasisi kendi elleriyle bir bilgeyi kurban etti. Sokrates’in suçu, gençleri “bozmak” ve tanrılara karşı gelmekti; oysa o, yalnızca sorgulamayı öğretiyordu. Adaletsizlik, hakikati susturmak için her zaman bir bahane bulur.
Modern dünyada da adaletsizlik farklı kılıklarda devam ediyor. 20. yüzyılın en çarpıcı örneklerinden biri, Güney Afrika’daki apartheid rejimiydi. Siyahların sistematik olarak ayrımcılığa uğradığı bu dönemde, Nelson Mandela gibi liderler adaletsizliğe karşı durdu. Mandela, 27 yıl hapis yattı, ama özgürlüğe olan inancı ve adalet arayışı, bir ulusu dönüştürdü.
Bugün, ekonomik eşitsizlikler, yargı bağımsızlığının zedelenmesi ve azınlıkların haklarının ihlali gibi sorunlar, adaletsizliğin hâlâ capcanlı olduğunu gösteriyor. Türkiye’de de KHK’larla işlerinden edilen binlerce insan, adalet arayışında. Onların hikayesi, adaletsizliğin bireyleri nasıl yok saydığının canlı bir kanıtı.
Adaletsizlikle mücadele, hukukun üstünlüğünü savunmakla başlar. Ancak bu, sadece mahkemelerde değil, vicdanlarda da kazanılması gereken bir savaştır. Adalet, bir toplumun oksijeni; onsuz nefes almak mümkün gözükmüyor.
Korku, özgürlüğün zinciri. Bireyleri ve toplumları felce uğratan bir dev. İnsanları sessizliğe, itaate ve konformizme sürükleyen bir dev. Tarihte korkunun en karanlık örneklerinden biri, Nazi Almanyası’nda yaşananlar. Hitler rejimi, propaganda ve baskıyla korkuyu bir yönetim aracı haline getirdi. Komşuların birbirini ihbar ettiği, insanların fikirlerini söylemekten çekindiği bir ortamda, korku toplumu esir aldı. Ancak bu korku ikliminde bile, Sophie Scholl ve Beyaz Gül hareketi gibi cesur yürekler, Nazi rejimine karşı bildiriler dağıtarak direndi. Sophie, 1943’te idam edildiğinde sadece 21 yaşındaydı, ama korkuya boyun eğmedi.
Günümüzde korku, farklı biçimlerde varlığını sürdürüyor. Sansür, otosansür ve linç kültürü, bireylerin özgürce konuşmasını engelliyor. Sosyal medya çağında, bir tweet ya da paylaşım yüzünden işini kaybetme korkusu, insanları susturuyor.
Korkuya karşı en büyük silah, cesaret. Rosa Parks’ın 1955’te Montgomery otobüsünde yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddetmesi, korkuya meydan okumanın nasıl bir devrim başlatabileceğini gösterdi. Bir bireyin cesareti, bir toplumu uyandırabilir.
Korkuyla mücadele, bireysel ve kolektif cesaret gerektirir. Özgürlüğün bedeli, korkunun zincirlerini kırmaktan geçer.
Ve Cehalet…Karanlığın Kökü
Adaletsizliğin ve korkunun en büyük müttefiki. Bilgisizlik, insanları manipülasyona açık hale getirir ve yalanların gölgesinde tutar. Orta Çağ’da, Galileo Galilei’nin Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü söylemesi, kilisenin cehalet duvarına çarpmıştı. Galileo, ev hapsine mahkûm edildi, ama hakikat er ya da geç galip geldi. Cehalet bütün ihtişamıyla saldırsa da, geçici kısa süreliğine hakikati susturabilir, ama yok edemez.
Günümüzde cehalet, bilgi çağında bile varlığını koruyor. Yanlış bilgi (disinformation) ve çarpıtılmış anlatılar, sosyal medya üzerinden hızla yayılıyor. 2016 ABD seçimlerinde, sahte haberlerin seçmen davranışlarını etkilediği ortaya çıktı; Cambridge Analytica skandalı, cehaletin nasıl bir silaha dönüştürülebileceğini gösterdi. Türkiye’de de tarihsel olayların çarpıtılması, kutuplaşmayı derinleştiriyor. Örneğin, bazı kesimlerin Osmanlı’yı romantize ederken, diğerlerinin Cumhuriyet’in kazanımlarını yok sayması veya tam tersi bir durum cehaletin kutuplaştırıcı etkisini gözler önüne seriyor.
Cehaletle mücadele, eğitimi ve eleştirel düşünceyi güçlendirmekle mümkün. Ancak bu, sadece okullarda değil, toplumsal düzeyde bir kültür meselesi. Sorgulayan, araştıran ve öğrenmeye açık bireyler, cehaletin karanlığını aydınlatacak reçete, iksir.
Adaletsizlik, korku ve cehalet, birbirini besleyen devler. Adaletsizlik, korkuyu körükler; korku, cehaleti büyütür; cehalet ise adaletsizliği meşrulaştırır. Ancak tarih, bu devlere karşı zaferlerin de mümkün olduğunu gösterir. Mahatma Gandhi’nin tuz yürüyüşü, adaletsizliğe karşı pasif direnişin gücünü; Martin Luther King’in “Bir hayalim var” konuşması, korkuya karşı birleşmenin zaferini; Malala Yousafzai’nin kalemi, cehalete karşı eğitimin gücünü temsil eder.
Türkiye’de de bu mücadele sürüyor. Adalet arayan KHK’lılar, korkuya karşı sesini yükselten gazeteciler, cehalete karşı kalemini konuşturan yazarlar, bu devlere karşı duruyor. Düşüncelerimiz, kalemlerimiz ve akan mürekkep, umudun ve direnişin sembolü olmaya devam edecek.
Üç devle savaş, insan olmanın özünde yatıyor Sancho. Adalet için mücadele etmek, korkuya meydan okumak ve cehaleti yenmek, sadece bireylerin değil, tüm insanlığın görevi. Unutmayalım ki, her birimizin elinde bir meşale var; yeter ki onu yakmayı seçelim.
“Sen”in nerede duracağına başkaları karar verebiliyor, ama nasıl duracağına “Sen” karar veriyorsun. Ruhunun zindanlarından “Sen”i kurtaracak neler var.
Onu da “Sen” keşfedebilirsin.
…’’
Vahap AKTAŞ






