SOLMEDYA – Milli Mücadele’nin askeri zaferle sonuçlanmasının ardından Türkiye, siyasal ve toplumsal yapısını köklü biçimde dönüştüren bir sürece girdi. 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ve nihayet 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılması; egemenliğin hanedandan millete geçişinin temel halkalarını oluşturdu.
Halifelik makamı, Osmanlı devlet düzeninde yalnızca dini değil, siyasi ve yönetsel yetkileri de kapsayan bir otoriteydi. 1517’den itibaren Osmanlı padişahlarının taşıdığı bu unvan, yaklaşık dört yüzyıl boyunca devletin meşruiyet kaynaklarından biri oldu. Ancak Cumhuriyet kadroları, egemenliğin kaynağını “ilahi irade”den “millet iradesi”ne taşıma kararlılığındaydı.
Mustafa Kemal Atatürk, daha 23 Nisan 1920’de açılan Meclis’le birlikte yeni devletin temelini “halk egemenliği” üzerine kurdu. 1921 Anayasası’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” hükmü, bu yönelimin açık ifadesiydi. Atatürk’ün Nutuk’ta dile getirdiği üzere hedef, milli hâkimiyet temeline dayanan bir “halk hükümeti”, yani cumhuriyetti.
3 Mart 1924’te kabul edilen yasalar yalnızca halifeliğin kaldırılmasını değil, aynı zamanda Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kapatılmasını ve Öğretim Birliği Yasası’nın yürürlüğe girmesini içeriyordu. Böylece eğitim sistemi dinsel ve parçalı yapıdan çıkarılarak merkezi, laik ve ulusal bir çerçeveye oturtuldu. Medreseler kapatıldı; eğitim, akıl ve bilim ekseninde yeniden yapılandırıldı.
Bu düzenlemeler, dinin devlet yönetimindeki belirleyici rolünü sona erdirirken, hukuk devleti ve laiklik ilkesinin önünü açtı. Prof. Niyazi Berkes’in ifadesiyle bu adım, “din devleti” anlayışına karşı “ulus devleti” anlayışının zaferiydi.
Aradan geçen bir asrı aşkın sürede laiklik ve eğitim politikaları Türkiye’nin en tartışmalı başlıkları olmaya devam etti. Çok partili hayata geçişten itibaren farklı siyasal iktidarların eğitim ve din politikaları üzerinden yürüttüğü uygulamalar, 3 Mart Devrim Yasaları’nın anlamını ve etkisini yeniden gündeme taşıdı.






