Türkiye siyasetinin en büyük açmazlarından biri, yıllardır dilinden demokrasiyi düşürmeyenlerin, sıra kendi koltuklarına geldiğinde demokrasiyi kapının dışında bırakmalarıdır.
Türkiye siyasetinin en büyük açmazlarından biri, yıllardır dilinden demokrasiyi düşürmeyenlerin, sıra kendi koltuklarına geldiğinde demokrasiyi kapının dışında bırakmalarıdır.
İktidarından muhalefetine, parlamentoda temsil edilen siyasi partilerin önemli bir bölümünde aynı hastalık var: Demokrasi kürsülerde savunuluyor, parti içlerinde ise rafa kaldırılıyor.
Meydanlarda özgürlükten, adaletten, eşitlikten, emekten ve liyakatten söz edenler; kendi teşkilatlarına, kendi örgütlerine ve kendi çalışma arkadaşlarına sıra geldiğinde çoğu zaman başka bir yüz gösteriyor.
Çünkü siyasetimizde söylenenlerle yapılanlar arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor.
Emek derler, emeği görmezden gelirler.
Liyakat derler, liyakati kapının önünde bırakırlar.
Vefa derler, dün yanlarında yürüyenleri bugün hatırlamazlar.
Sonra da bütün bunların adına siyaset derler!
***
CHP’de yaşananlar ciddi bir siyasi sorumluluk meselesidir
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi gibi 103 yıllık bir siyasi hareket açısından mesele çok daha ağırdır.
CHP yalnızca bir siyasi parti değildir. Türkiye’nin siyasal tarihinde köklü bir yere sahip, milyonlarca insanın umut bağladığı, geçmişinde ağır bedeller ödemiş bir siyasi yapıdır.
Böylesine köklü bir partinin yönetiminde bulunanların, parti içi demokrasi, emek, liyakat ve vefa konusunda herkesten daha hassas olması gerekir.
Hele ki olağanüstü koşullarda göreve gelen bir yönetimin sorumluluğu daha da büyüktür.
Çünkü böyle dönemlerde yöneticilerin yapması gereken ilk iş, kendi konumlarını sağlamlaştırmak değil, partinin yaralarını sarmaktır.
Kişisel hesapları değil, partinin geleceğini düşünmektir.
Koltukları değil, örgütü ayağa kaldırmaktır.
Ancak İstanbul İl Başkanlığı konusunda yaşanan süreç, kamuoyunda haklı olarak ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.
Mahkeme sürecinin ardından ortaya çıkan hukuki tabloya rağmen İstanbul il yönetimi konusunda hâlâ adım atılmaması, açıklanması gereken bir durumdur.
Üstelik mesele yalnızca bir makamın kime verileceği meselesi değildir.
Mesele, emeğe nasıl bakıldığıdır.
Mesele, liyakatın nasıl değerlendirildiğidir.
Mesele, vefanın siyasi hayatta hâlâ bir karşılığının olup olmadığıdır.
***
Bir yıl direnenlerin emeği ne olacak?
Gürsel Tekin ve beraberindeki iki arkadaşının, kendilerine verilen görev doğrultusunda yaklaşık bir yıldır ağır siyasi ve örgütsel baskılara rağmen süreci sürdürmeleri, en azından siyasi açıdan değerlendirilmesi gereken bir emektir.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur:
Bir insan, zor bir dönemde görev verildiğinde bütün baskılara rağmen görevini sürdürüyorsa, o insanın emeği ne zaman hatırlanacaktır?
İşler yoluna girdiğinde mi?
Koltuklar rahatladığında mı?
Yoksa artık kendisine ihtiyaç kalmadığında mı?
Eğer siyaset yalnızca işler iyi giderken yanında olanları hatırlamaksa bunun adı vefa değildir.
Eğer insanlar en zor günlerde sorumluluk üstlenmeye çağrılıyor, fakat zor günler aşıldıktan sonra emekleri yok sayılıyorsa bunun adı liyakat değildir.
Eğer bir yönetim, kendisini zor şartlarda ayakta tutan insanları görmezden geliyorsa bunun adı siyasi başarı hiç değildir.
Bunun adı olsa olsa vefasızlıktır.
***
Koltuk mu, parti mi?
Bugün başta Kılıcdaroğlu ve CHP yönetiminin kendilerine sorması gereken en temel soru budur:
Önceliğimiz koltuklarımızı korumak mı, CHP’yi ayağa kaldırmak mı?
Çünkü bir siyasi partinin yönetimi, kendi geleceğini garanti altına almak için değil, partisinin geleceğini güvence altına almak için vardır.
Genel Başkan’ın, MYK’nın ve PM’nin önceliği kişisel veya grupsal hesaplar olamaz.
Öncelik CHP’nin yeniden güven veren, örgütüyle barışık, üyelerinin emeğine saygı gösteren, liyakati esas alan ve kendi içinde demokratik bir parti haline gelmesidir.
Aksi halde iktidarı eleştiren bir siyasi hareket, kendi içinde eleştirdiği düzenin küçük bir kopyasına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Bu ise CHP açısından çok daha büyük bir siyasi çelişkidir.
Başkasına demokrasi dersi verip kendi örgütünde demokrasiyi işletmemek, siyasetin en büyük tutarsızlığıdır.
***
Üç kelime, bir siyasi sınav: Emek, liyakat, vefa
Bugün CHP yönetiminin önünde aslında çok basit bir sınav var.
Emek.
Liyakat.
Vefa.
Bu üç kavramın içini doldurabiliyor musunuz?
Yıllardır partiye emek verenleri görebiliyor musunuz?
En zor günlerde sorumluluk alanları değerlendirebiliyor musunuz?
Görevi gerçekten yapabilecek insanları, kişisel yakınlıkların ve siyasi hesapların önüne koyabiliyor musunuz?
Ve en önemlisi, sizinle aynı yolda yürümüş insanlara zor günler geçtikten sonra sırtınızı dönmüyor musunuz?
Bunlara vereceğiniz cevap, aslında nasıl bir parti yönetmek istediğinizi de gösterecektir.
***
İstanbul’da geciken her gün CHP’ye zarar veriyor
İstanbul gibi Türkiye siyasetinin en önemli merkezlerinden birinde yaşanan belirsizliğin uzaması, partiye hiçbir şey kazandırmaz.
Tam tersine örgütte huzursuzluk yaratır, üyelerin güvenini sarsar ve kamuoyunda “CHP kendi içinde yönetilemiyor” algısını güçlendirir.
Üstelik söz konusu görevin birkaç ay sonra yeniden seçime veya yeni bir örgütsel yapılanmaya konu olabileceği düşünüldüğünde, aylarca süren belirsizliğin mantıklı bir siyasi gerekçesini kamuoyuna anlatmak daha da zorlaşmaktadır.
O halde insanın sorması gerekiyor:
Madem süre bu kadar kısa, neden hâlâ bekleniyor?
Madem amaç CHP’yi toparlamak, neden bunu en zor dönemde görev üstlenen insanların emeği üzerinden yapmıyorsunuz?
Madem liyakatten söz ediyorsunuz, liyakatı hangi ölçüyle belirliyorsunuz?
Madem vefadan söz ediyorsunuz, zor günlerde yanınızda duranlara bugün neden aynı vefayı göstermiyorsunuz?
Bu soruların cevabı verilmelidir.
***
CHP’yi ayağa kaldıracak olan koltuk hesapları değildir
CHP’nin bugün ihtiyacı olan şey, yeni hesaplar, yeni hizipler ve yeni koltuk mücadeleleri değildir.
İhtiyaç duyulan şey güvendir.
Örgütün yeniden birbirine inanmasıdır.
Üyenin “Benim emeğim görülüyor” diyebilmesidir.
Partilinin “Bu partide liyakat var” diyebilmesidir.
İnsanların “Zor günümde yanımda olan parti, bugün de benim yanımda” diyebilmesidir.
Bunlar olmadan hiçbir siyasi parti ayağa kalkamaz.
Yalnızca yönetim kadrolarını değiştirmekle örgüt toparlanmaz.
Örgütün ruhunu yeniden ayağa kaldırmak gerekir.
Bunun yolu da çok açıktır:
Emek verene saygı.
Liyakat sahibine görev.
Zor günde yanında olana vefa.
***
Artık söz değil, icraat zamanı
CHP yönetimi artık meydanlarda demokrasi nutukları atmak yerine kendi evinin önünü temizlemelidir.
Çünkü demokrasi yalnızca rakibe karşı savunulacak bir değer değildir.
Demokrasi önce kendi partinizde yaşayacak.
Liyakat yalnızca iktidardan talep edilecek bir ilke değildir.
Önce kendi kadrolarınızda uygulanacak.
Vefa yalnızca seçim meydanlarında hatırlanacak bir kelime değildir.
En zor zamanda yanında duran insanlara gösterilecek.
Bugün CHP’nin ihtiyacı olan şey daha fazla slogan değil, daha fazla samimiyettir.
Daha fazla koltuk hesabı değil, daha fazla siyasi cesarettir.
Daha fazla grupçuluk değil, daha fazla parti bilincidir.
Ve en önemlisi, daha fazla emek, daha fazla liyakat, daha fazla vefadır.
Çünkü 103 yıllık bir çınar, birkaç kişinin siyasi geleceğini garanti altına almak için değil, milyonların umudunu taşımak için vardır.
O çınarı yeniden ayağa kaldırmak istiyorsanız önce gölgesinde büyüyenleri hatırlayın.
Zor günlerde taşın altına elini koyanları unutmayın.
Emeği yok saymayın.
Liyakati çiğnemeyin.
Vefayı öldürmeyin.
Yoksa yarın CHP’nin karşısında yalnızca siyasi rakipleri olmayacak.
Kendi içinde kaybettiği güven de en büyük rakibi olacaktır.
Ve siyaset tarihinde unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Koltuklar geçicidir.
Makamlar geçicidir.
Yönetimler geçicidir.
Ama yapılan vefasızlıklar da, gösterilen sadakat de, verilen emek de unutulmaz.
Bugün karar verecek olanlar şunu iyi düşünmelidir:
Tarih sizi koltuğunuzu koruyanlar olarak mı yazacak, yoksa zor bir dönemde partinin hakkını, hukukunu ve emeğini koruyanlar olarak mı?
Cevap, sizin elinizdedir.
Emek. Liyakat. Vefa.
Siyasetin gerçekten ihtiyacı olan üç kelime budur.



