– CHP Genel Başkan Yardımcısı Necdet Saraç, Türkiye’de derinleşen yoksulluk, barınma, genç işsizliği ve sosyal güvencesizlik sorunlarına dikkat çekerek sosyal devlet anlayışının yardım dağıtan bir anlayışa indirgenemeyeceğini söyledi. “Devlet sadaka devleti olamaz, devlet yurttaşına hakkını verir” diyen Saraç, insanca yaşamın ertelenebilecek ya da sabırla beklenebilecek bir talep olmadığını vurguladı. Saraç, CHP’nin önümüzdeki dönemde “Yeni Bir Türkiye Modeli” ve yeni bir toplumsal sözleşmeyle çözüm önerilerini kamuoyuna sunacağını açıkladı.
YOKSULLUK ARTIK İSTİSNA DEĞİL, GÜNLÜK HAYATIN GERÇEĞİ
Türkiye’de sosyal politikaların en temel başlıkları, giderek daha fazla insanın doğrudan hayatını etkileyen sorunlara dönüşüyor.
Çocukların beslenmesinden üniversite öğrencilerinin barınmasına, genç işsizliğinden çalışan yoksulluğuna, emeklilerin geçim sıkıntısından konut krizine kadar uzanan tablo, sosyal devlet tartışmasını yeniden gündemin merkezine taşıyor.
CHP Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Necdet Saraç, CHP Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında bu tabloya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Saraç’ın açıklamasındaki temel vurgu ise sosyal politikanın bir yardım mekanizması değil, vatandaşlık hakkı olduğu yönündeydi.
“Devlet sadaka devleti olamaz, devlet yurttaşına hakkını verir” diyen Saraç, sosyal devletin vatandaşına lütufta bulunan değil, yurttaşın temel haklarını güvence altına alan devlet olduğunu belirtti.
ÇOCUKLARIN BESLENEMEDİĞİ BİR ÜLKEDE SOSYAL DEVLET TARTIŞMASI
Türkiye’nin Köy Enstitüleri gibi önemli bir eğitim deneyimine sahip olduğunu hatırlatan Saraç, bugün milyonlarca çocuğun beslenme sorunuyla karşı karşıya kalmasını ciddi bir gerileme olarak değerlendirdi.
Çocuk yoksulluğunun yalnızca bugünün değil, geleceğin de sorunu olduğunu vurgulayan Saraç, yetersiz beslenmenin çocukların fiziksel gelişimini tehdit ettiğine dikkat çekti.
Sorunun üniversite öğrencilerinde de devam ettiğini belirten Saraç, Türkiye’de yaklaşık 4 milyon üniversite öğrencisine karşılık devlet yurtlarının toplam kapasitesinin yaklaşık 900 bin olduğunu söyledi.
Bu tablo, üniversite öğrencilerinin önemli bölümünü barınma sorunu ile karşı karşıya bırakıyor.
Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde öğrencinin ev kiralamasının yalnızca kira bedelinden ibaret olmadığını belirten Saraç; depozito, faturalar ve diğer giderlerle birlikte barınmanın aileler açısından taşınması güç bir maliyete dönüştüğünü ifade etti.
YURT BULAMAYAN GENÇ, TARİKAT YURTLARINA MI MAHKÛM?
Saraç’ın dikkat çektiği bir başka başlık ise öğrencilerin devlet yurtlarında yer bulamadığında karşı karşıya kaldığı seçenekler.
Gelir düzeyi düşük ailelerin çocuklarının özel yurt ya da ev kiralama imkânının giderek zorlaştığını belirten Saraç, bunun sonucunda öğrencilerin cemaat yurtlarına mahkûm edilebildiğini söyledi.
Bu noktada barınma sorunu yalnızca ekonomik bir mesele olmaktan çıkıyor.
Barınma hakkının kamusal güvence altına alınmaması, gençlerin eğitim hayatını ve sosyal çevresini de doğrudan etkiliyor.
DİPLOMAYI ALMAK İŞ BULMAYA YETMİYOR
Türkiye’de yoksulluk kadar “güvencesizlik” kavramının da öne çıktığını belirten Saraç, üniversite mezunlarının işsizlik sorununa dikkat çekti.
TÜİK verilerine göre 866 bin üniversite mezunu gencin işsiz olduğunu belirten Saraç, şu soruyu gündeme taşıdı:
“Neden bir genç diplomasını alsa da işsiz kalmaya devam ediyor?”
Bu soru, yalnızca işsizlik rakamlarının değil, eğitim ile istihdam arasındaki kopukluğun da tartışılmasını gerektiriyor.
Üniversite eğitimi için yıllar harcayan gençlerin mezuniyet sonrasında iş bulamaması, gençlerin gelecek planlarını da belirsizleştiriyor.
Saraç’a göre Türkiye’de artık yalnızca “yoksulluk” değil, insanların yarına ilişkin güven duygusunu kaybetmesi anlamında güvencesizlik de temel bir sosyal sorun haline gelmiş durumda.
ÇALIŞAN DA YOKSUL: “ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRININ ALTINDA”
Saraç, çalışan yoksulluğuna da dikkat çekti.
Açlık ve yoksulluk sınırı ile ücretler arasındaki makasın genişlediğini belirten Saraç, milyonlarca kişinin asgari ücret ya da asgari ücrete yakın gelirle yaşamaya çalıştığını ifade etti.
Buradaki temel mesele yalnızca iş sahibi olmak değil.
Bir insan çalıştığı halde ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, sosyal devletin varlığı yeniden sorgulanmak zorunda.
Saraç da bu nedenle “Neden yoksullaşıyoruz?” sorusunun yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir soru olduğunu vurguladı.
KONUT HAKKI PİYASANIN İNSAFINA BIRAKILAMAZ
Türkiye’de özellikle büyükşehirlerde konut sorununun giderek ağırlaştığını belirten Saraç, TOKİ’nin kuruluş amacına uygun şekilde yeniden yapılandırılması gerektiğini savundu.
Düşük gelirli yurttaşların konuta erişimini kolaylaştıracak toplu konut politikalarının güçlendirilmesini isteyen Saraç, kira yardımlarının da sosyal politikanın araçlarından biri olabileceğini söyledi.
Konut stokuna kamusal müdahale yapılmadığı takdirde, konut piyasasının spekülasyona açık hale geleceğini belirten Saraç, sürecin belirleyicisinin kamu politikası olması gerektiğini ifade etti.
SUÇUN ARKASINDA YALNIZCA CEZA POLİTİKASI YOK
Saraç, Türkiye’de artan suç ve cezaevi nüfusuna ilişkin değerlendirmesinde de sosyal politikalarla güvenlik politikaları arasındaki ilişkiye dikkat çekti.
2002 yılında cezaevlerinde yaklaşık 60 bin kişinin bulunduğunu, bugün ise tutuklu ve hükümlü sayısının 433 bin seviyesine ulaştığını belirten Saraç, suçun yalnızca emniyet ve adliye mekanizmalarıyla ele alınamayacağını söyledi.
İşsizlik, yolsuzluk, eğitimden kopuş, gelecek kaygısı ve güvencesizliğin de suçun toplumsal zeminini besleyen unsurlar arasında değerlendirilmesi gerektiğini savundu.
Bu nedenle Saraç’a göre güvenlik politikası ile sosyal politika birbirinden ayrı düşünülemez.
İnsanların geleceğe güvenle bakamadığı, ekonomik ve sosyal güvencelerin zayıfladığı bir ülkede yalnızca cezaları artırarak toplumsal sorunları çözmek mümkün değil.
“YALNIZCA ELEŞTİRMEK YETMEZ”
Saraç, muhalefetin yalnızca iktidarın uygulamalarını eleştirmekle yetinmemesi gerektiğini de söyledi.
CHP’nin önümüzdeki dönemde yeni bir toplumsal sözleşmeyle Türkiye’nin karşısına çıkmaya hazırlandığını açıklayan Saraç, “Yeni Bir Türkiye Modeli” adı altında çözüm önerilerinin kamuoyuna sunulacağını belirtti.
Bu yaklaşımın merkezinde ise kamucu anlayış, sosyal haklar ve vatandaşlık bilincinin bulunacağını ifade etti.
Su, internet, barınma, eğitim ve diğer temel hizmetlerin yalnızca piyasanın koşullarına bırakılamayacağını savunan Saraç, devletin yurttaşın temel ihtiyaçlarına ilişkin sorumluluğunu yeniden üstlenmesi gerektiğini söyledi.
KREŞ SADECE ÇOCUK BAKIMI DEĞİL, KADIN İSTİHDAMI MESELESİ
Saraç’ın dikkat çektiği başlıklardan biri de kreşler oldu.
Kreşlerin yalnızca çocukların bakım ihtiyacını karşılayan kurumlar olarak görülmemesi gerektiğini belirten Saraç, bunun aynı zamanda kadınların iş gücüne katılımını doğrudan etkileyen bir sosyal politika olduğunu ifade etti.
Devletin 962 ilçede kreş açması ve bu konuda yerel yönetimleri teşvik etmesi gerektiğini savundu.
Kent Lokantaları ve kreşler gibi uygulamaların yoksullukla mücadelede doğrudan etkili olduğunu belirten Saraç, bu tür hizmetlerin yardım değil, sosyal devlet anlayışının bir parçası olarak görülmesi gerektiğini söyledi.
“SABREDİN” SÖYLEMİYLE İNSANCA YAŞAM MÜMKÜN DEĞİL
Saraç’ın açıklamasının en dikkat çekici bölümlerinden biri ise yıllardır farklı kesimlere yöneltilen “sabır” çağrısına ilişkin sözleri oldu.
Gençlere, emeklilere ve çalışanlara sürekli sabretmelerinin söylendiğini belirten Saraç, insanca yaşamanın ertelenebilecek bir talep olmadığını vurguladı.
Çünkü insanın bugün yaşadığı hayat, gelecekteki belirsiz bir refah vaadiyle açıklanamaz.
İnsanca yaşam bugünün hakkıdır.
Bu nedenle sosyal devletin görevi yurttaşa lütuf dağıtmak değil, yurttaşın hakkını güvence altına almaktır.
Saraç’ın sözleriyle:
“Devlet sadaka devleti olamaz, devlet yurttaşına hakkını verir. Sosyal devlet bir lütuf değil, haktır. Esas kriter insanca yaşamaktır. İnsanca yaşamak ise sabretmekle bağdaştırılamaz.”
SOLMEDYA EDİTÖR NOTU
Türkiye’de yoksulluk tartışması artık yalnızca gelir düzeyi üzerinden yapılabilecek bir tartışma olmaktan çıktı.
Çocuğun beslenmesi, öğrencinin barınması, gencin iş bulması, çalışanın aldığı ücretle geçinebilmesi, emeklinin insanca yaşayabilmesi, ailenin konut sahibi olabilmesi ve kadının çalışma hayatına katılabilmesi aynı zincirin halkalarıdır.
Bu nedenle sosyal devlet, seçim dönemlerinde dağıtılan destek paketlerinden ibaret görülemez.
Sosyal devlet; yurttaşın doğduğu andan itibaren eğitim, sağlık, barınma, beslenme, çalışma ve güvenlik gibi temel haklara erişimini güvence altına alan kamusal bir düzen anlayışıdır.
SOLMEDYA açısından asıl tartışılması gereken de burada başlıyor:
Bir ülkede milyonlarca insanın temel ihtiyaçları karşılanamaz hale gelmişse, yurttaştan daha fazla sabır istemek çözüm müdür, yoksa sorunu ertelemek midir?
Devletin görevi yurttaştan sabır istemek değil, yurttaşın insanca yaşayabileceği koşulları yaratmaktır.
Çünkü hak, lütuf değildir.
Ve insanca yaşam, ertelenebilecek bir gelecek vaadi değil, bugün sahip olunması gereken temel bir haktır.






