Bugün yirmi üç yıl olmuş aramızdan ayrılalı… Yirmi üç yıl önce uğurlama yazıma ve konuşmama ARTIK HEPİMİZLE başlığını bulmuştum.
Bugün yirmi üç yıl olmuş aramızdan ayrılalı…
Yirmi üç yıl önce uğurlama yazıma ve konuşmama ARTIK HEPİMİZLE başlığını bulmuştum.
O, artık hepimizle… Ardahan’da, kapısı yaz kış açık Dursun Akçam Kültürevi ile, Kars yolunda yolcularını uğurlayan Dursun Akçam Ormanı’nın binlerce çam ağacının yeşilliğinde, Devrek’ten Karabük’e, Sinop’a, Antalya’ya, İstanbul’dan Almanya’ya, Hollanda’ya, sayıları yüz yetmişi aşan Dursun Akçam Vakfı üyeleriyle, her yıl yapılan anma toplantıları, Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri ile gerçekten de artık hepimizle…
Onu Ardahan ve ülkemiz için sembol olmuş bir ad olarak tanıyoruz. Onu, on bir doğum yapıp altısını yaşatabilmiş bir ana ile yirminci yüzyıl ilk yarısında emperyalizmin darmadağınık ettiği, kan gölüne çevirdiği Kuzeydoğu Anadolu yaylalarında defalarca ölümle burun buruna gelmiş, babası düşman süngü ve dipçikleriyle öldürülünce sülalesi onun adıyla Hasanlar adını almış bir soydan gelen “Deli” lakaplı, gözünü budaktan esirgemeyen, mahallesindeki çocukların ve köpeklerin sevgilisi bir babanın oğlu diye anmak da çok yerinde olur. Birlikte iki gece, üç günlük yayan yürünen bir yoldan, Muş Ovası’na, ağaların çayırlarında akşama kadar güneşin altında tırpan çekip üç kuruş ekmek parası kazanmak için gittikleri yolculukta ekip önderi olan “Kat İso”dan duymuştu Cılavuz’da “Köyün Enistosu” diye bir okul açıldığını. Büyük mücadelelerle ulaştı o okula. Orayı bitirdi, köyüne öğretmen oldu, sonra Gazi Eğitim yılları, öğretmen mücadelesi, yazarlık, gazetecilik, soruşturmalar, cezaevleri, sürgünlerle geçen bir ömürle adını Hamburg kıyılarına veren, ansiklopedilere geçiren bir sembol kişi oldu.
18 Eylül 2003 gecesi, saat 24.00 dolayında telefonum çalmıştı. Onun adı yazmıştı ekranda. Ankara’da Gazi Üniversitesi Hastanesi’nde yatıyordu. Ağır hastaydı; bilinci açıktı ama artık sesi de çıkmıyordu. O gece yanında çok sevdiği, mezarı başında gözlerinin yaşardığını gördüğüm küçük kardeşi Kerim’in oğlu Babalo Orhan vardı. “Alo!, Alo baba!” diye seslendim. Ses gelmedi… Belki de bana bir “Hoşça kal” demek istiyordu. O gecenin sabahında Orhan aradı, durumu iyice ağırlaşmıştı. O gün öğlene varmadan da hayata gözlerini yumdu.
Onun adı ve anısı ile bir araya gelmiş mücadele insanları olarak kendi çapımızda iyiliğin, güzelliğin, adaletli olmanın yolunda yürümeye, kimsenin karşısında boyun eğmeden, onurla, özgürce, kardeşçe paylaşarak yaşamaya çalışıyoruz.
Onun aramızdan ayrılışından sonra adına kurulmuş Vakıf ile, Kültürevi ile, Orman ile, bir mücadelenin de adı olmuş babamı düşünürken onun köydeki yıllarını anımsadım. İlk gençliğimi adımlıyordum. Ben bir süredir köydeydim ve O çıkagelmişti bir yerlerden. Köydeki dede evinin kireç boyalı, altı tahta döşeli tek odasında ona hoş geldin demeye gelmiş yakınlarıyla, köylülerimizle konuşmasını anımsadım. Gözleri ateş saçıyordu adeta. “Siz gece gündüz çalışıyorsunuz, başkaları sizin emeğiniz üzerinden saltanat kuruyor” diyordu. “Burada çalışıyorsunuz, yetmiyor, kış ve bahar mevsimlerinde Ankara’da, İstanbul’da inşaatlarda ter döküyor, aç sefil üç kuruş para biriktirmeye çalışıyorsunuz; o yaptığınız evlerde bile oturamıyorsunuz!”
Almanya sürgün yılları bitiminde köyde, benim önerim ve maddi desteğim ile dede evinin yerinde yaptırdığımız evde tam on yıl, dünyanın en zengin kır çiçeği örtüsüne sahip memleketimizde, doğanın coştuğu her Haziran ayında bir araya geldik. Ta ki, ölmeden önceki Temmuz ayının 1. Günü’ne kadar. O gün, Ardahan’dan ayrılırken, küskündü; “Oğlum ben bir daha bu memlekete gelmem” demişti. Gelemeyeceğini de biliyordu sanki…
Onun ölümünün 21. Yılına yaklaşırken Ölçek Köyü’nde, köy girişindeki “Çerme” dediğimiz dereye atılmış çöpleri temizlemek için suya girmiştim. Benim toplamaya çalıştığım çöplerin iğrenç bir görüntü sergilediği o suyun üstündeki köprüden ve yoldan Dursun Akçam’ın ve benim köylülerim geçiyordu. Artık Ankara’da, İstanbul’da apartmanlarda oturuyorlar, onun sağlığındaki döneme göre daha rahat bir yaşam sürüyorlardı. Otomobilleriyle geçtiler yoldan, suyun üstündeki köprüden. Kimisi bakmadı bile bu adam ne yapıyor diye; kimisi “Kolay gelsin” diye seslendi, kimisi “Allah razı olsun!” diye… Kimse durmadı, kimse yardıma gelmedi.
Ben gelmeden önce, onun da yakını, belki adını bile bilmediği, belki hiç görmediği Servet Sarıçam, benim bir yazım üzerine köyle Ardahan arasındaki yoldan bir kamyon çöp toplayıp yakmıştı; bunu biliyordum ama… Servet, Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı’na üye de olmuştu. Şimdi o köyden yirminin üzerinde üyesi var Dursun Akçam Kültür Ve Sanat Vakfı’nın.
Onun aramızdan ayrılışının yirmi üçüncü yılında, onun oğlu olmaktan onur duyuyorum.
Onun aramızdan ayrılışının yirmi üçüncü yılında, onun adına kurulmuş vakıfta benimle birlikte, yöreleri, ülkeleri ve insanlık adına mücadele eden Vakıf üyelerimiz ile, o bir avuç güzel insan ile onur ve gurur duyuyorum.
İyi ki yaşamış Dursun Akçam, iyi ki mücadele etmiş ve iyi ki biz onun adı ve anısı etrafında bir araya gelmişiz!
Dursun Akçam Artık Hepimizle!
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…
19 Eylül 2026, Alper Akçam



