Kuzeydoğu Anadolu dağlarının bin bir çiçekle donanmış yaylalarında, 2000 metredeki Hanak mezarlığında, yöredeki pek çok kişinin hakkında hemen hiçbir şey bilmediği yapayalnız bir mezar var. İki yıldır ileri yaşı nedeniyle memlekete gelemeyen kızı Cılavuzlu yetim Perihan ve ona eşlik eden torunu dışında kimse gidip gelmedi bu mezara… Ben her yıl uğramaya, o güzel insanın anısına yad etmeye çaba gösteriyorum.
Tarih her önüne gelenin kendi gönlünce, ağa keyfince yeniden yazıp alt üst edeceği bir anlatı değildir. Tarih, kendi nesnel gerçekliği içinde var olabildikçe, dünden bugüne ve yarına vuran güçlü bir ışığa dönüşür. Bize yol gösterir.
İstanbullu, Selanik asıllı, varlıklı ve soylu bir aileden geliyor İstanbullu Kemal Bey. Sonradan öğrendik ki, onun İstanbul’daki ve bir kısmı Amerika’daki yakınları Bekdik soyadını almışlar ama o Akıncı soyadını yeğlemiş. Anadolu Bekdik Beyliği ileri gelenlerindenmiş soyu. Büyük olasılıkla Balkanların Osmanlı Beyliği tarafından fethinden sonra ailenin bir parçası oraya yerleşmiş.
Kemal Bey’in babası Osmanlı sarayında rütbeli bir doktor… Kendisi Kurtuluş Savaşı’na asteğmen olarak katılmış. İttihat Terakki ve belki Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkileri nedeniyle ailesi ile arasının biraz açık olduğunu söyler annemiz Perihan. Annemden başka, 1982 yılında yedek subay, Erzincan Askeri Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı olduğum dönemde Artvin’den Erzincan’daki asker oğlunu ziyarete gelmiş ve benim muayenehaneme uğramış Halvaşi’lerden bir konuğumdan da dedemin Artvin’deki yıllarıyla ilgili bazı bilgiler almış, 2000 yılında Damal’da bir saate yakın o konuşurken ses kaydı yaptığım, 100 yaşına varmış ama belleği pırıl pırıl olan Kâtip Amca’dan da onun hakkında epeyce bir şeyler dinlemiştim (Almanya’daki Musa Özmen dostumuzun babası)…
İstanbullu Kemal Bey’in hikâyesi bir ölçüde Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne akan bir ailenin ve Cumhuriyet’in Anadolu ile kucaklaşmasını dile getiren bir gerçekliği aydınlatır. Büyük Taarruz öncesi, 26 Ağustos 1922 tarihinde, gece subaylar arasındaki bir tartışmada bir binbaşı tabancayla vurularak öldürülür. Kendisi sonradan ısrarla ben o olayın içinde yoktum demiş olsa da zanlılar arasında yer alır ve Sinop Cezaevine gönderilir. Sanırım 1924 affıyla çıktıktan sonra da Sarıkamış’a, Kazım Karabekir’in Kolordusuna atanır. Mahkeme sonuçlandığında rütbeleri sökülür, ordudan ayrılmak zorunda kalır. İstanbul’a, ailesinin yanına, Bebek’teki yalılarına dönmek istemez, gönüllü köy öğretmenliği için başvurur. Öğretmenlik yanında Hanak Nahiye Müdür Yardımcılığı görevi de verilir.
Hanak’ta yöredeki zorba ağalar tarafından sömürülen, ellerindeki ürünleri ve hayvanları yok pahasına alınan Türkmen köylülerine Cumhuriyet görevlisi olarak sahip çıkar; onların dilekçelerini yazar, savunmalarını üstlenir. Kaldığı ev kurşunlanır. Bunun üzerine hem yalnızlığına son vermek için hem de belki kendini güvenceye almak için Orta Hanak’tan Kayalar’ın kızı Selvinaz ile evlenir.
Sonrasında Çıldır Mutasarrıflığı ve arkasından Artvin tapu Müdürlüğü’nde görevler alır. Arkasında hep yörenin zorba beylerinin kara gölgeleri vardır.
Artvin’de görevli olduğu bir kış Hanak’taki eşini ve çocuklarını ziyarete geldiği bir zamanda rahatsızlanır. Bir süre tedavi gördükten sonra da vefat eder. Hanak’a gelirken resmen izin almadığı için “müstafi” sayılır, eşi ve iki çocuğu beş parasız dayı evinde kalır.
Yetim Perihan’ın anılarında ağabeyi Turgut ile birlikte “Babamız da yok, paramız da” ağlamaları yer almıştır.
Perihan, yöredeki öğretmenlerin annesi Selvi’nin inadını kırmayı başarmaları sonucu bir “Postacı Amca”nın arabasıyla bir gece yolda hiç tanımadığı bir köy evinde de konaklayarak Cılavuz Köy Enstitüsü’ne doğru yola çıkar.
Birçok roman ve öykümde parça parça vermeye çalıştığım bu yaşam öyküsünü kız kardeşimiz Yasemin bir bütün olarak romanlaştırmaya çalışıyormuş sanırım.
İstanbullu Kemal Bey, bugün Osmanlı geçmişini her şeyin önüne çıkararak Cumhuriyet’i ortadan silmeye çalışanlara karşı onurlu bir tarih gerçekliği olarak Hanak’taki mezarında tek başına, onurla ve yiğitçe duruyor.
Dedem İstanbullu Kemal Bey, kendini adadığı Cumhuriyet’in köy öğretmenliğinden çeşitli memurluklarına halkının yanında olmayı seçmiş soylu bir ruhun dile gelmesidir. İyi ki soyluluğunu öne çıkarmak için kullanabileceği Bekdik yerine Akıncı soyadını almayı yeğlemiş ve iyi ki benim dedem olmuş.
Selam olsun İstanbullu Kemal Bey’in anısına; selam olsun her türlü ayrıcalıklı duruşa, yalana, talana karşı tarihin nesnel gerçekliğinden, barış ve demokrasi içinde, kardeşçe bir arada yaşamaktan yana olanlara…
Gününüz aydın olsun…
05 Ağustos 2026, Alper Akçam



