Demokratik toplumlarda yasama, yürütme ve yargının yanında medya da “dördüncü kuvvet” olarak tanımlanır. Çünkü yurttaşların doğru bilgiye ulaşması, siyasal tercihlerini özgürce oluşturabilmesi ve iktidarları denetleyebilmesi büyük ölçüde bağımsız bir basının varlığına bağlıdır.
Ancak günümüzde Türkiye’de olduğu gibi dünyanın birçok ülkesinde medya, kamu yararından uzaklaşarak ekonomik ve siyasal güç odaklarının etkisi altında şekillenmektedir. Bu durum, demokrasinin işleyişini doğrudan etkileyen ciddi bir sorun haline gelmiştir.
Medya Sahipliği ve Tarafsızlık Sorunu
Televizyon kanalları ve büyük medya kuruluşları, çoğu zaman geniş ekonomik çıkar ağlarının parçası haline gelmiştir. İnşaat, enerji, finans ve farklı sektörlerde faaliyet gösteren sermaye gruplarının sahip olduğu medya organları, doğal olarak yayın politikalarını da bu ilişkiler doğrultusunda belirlemektedir.
Böyle bir yapıda gazetecilik, halk adına soru soran bağımsız bir denetim mekanizması olmaktan çıkarak, belirli siyasi ve ekonomik merkezlerin sözcülüğüne dönüşme riski taşımaktadır.
Gazetecilik Mi, Yargılama Mı?
Gazetecinin görevi sorgulamaktır; ancak sorgulama ile peşin hüküm arasında önemli bir fark vardır. Bir siyasetçiyi köşeye sıkıştırmak adına toplumun gerçek gündemini ikinci plana itmek, gazeteciliğin temel işlevini zayıflatır.
Türkiye’nin milyonlarca yurttaşını ilgilendiren;
- İşsizlik,
- Yoksulluk,
- Hayat pahalılığı,
- Emekli maaşları,
- Gençlerin gelecek kaygısı,
- Tarım ve üretim sorunları,
gibi başlıklar çoğu zaman geri plana itilmekte, siyasal polemikler ise ekranların ana gündemi haline gelmektedir.
Toplumun Gerçek Sorunları Neden Geri Planda Kalıyor?
Türkiye’de milyonlarca insan geçim sıkıntısıyla mücadele ederken, ekranlarda saatlerce süren siyasi tartışmalar yapılmakta; ancak vatandaşın mutfağındaki yangın yeterince konuşulmamaktadır.
Oysa demokrasi, halkın gerçek sorunlarının görünür hale gelmesiyle güçlenir.
Kılıçdaroğlu’nun Sakin Üslubu
Son televizyon programında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun sakin tavrı dikkat çekmiştir. Sert sorular karşısında polemik üretmek yerine daha ölçülü bir dil kullanması, farklı siyasi görüşlere sahip kesimler tarafından da “sakin güç” yaklaşımı olarak değerlendirilmiştir.
Siyasette yüksek ses değil, sağduyu ve akılcı yaklaşım toplumun kutuplaşmasını azaltan önemli unsurlardır.
Medya Kimin İçin Var?
Asıl soru şudur:
Medya; halkın bilgi alma hakkı için mi vardır, yoksa belirli güç merkezlerinin gündemini topluma kabul ettirmek için mi?
Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Özgür seçimlerin yanında özgür ve çoğulcu bir medya düzeni de demokrasinin vazgeçilmez şartıdır.
Toplumun ihtiyacı olan şey; tarafgirlikten uzak, farklı görüşlere eşit mesafede duran, yurttaşın sorunlarını merkeze alan, eleştirel ama adil bir gazeteciliktir.
Çünkü demokrasinin en büyük güvencesi, gerçeğin özgürce konuşulabildiği bir kamusal alandır.
Sonuç
Bir ülkede medya tek sesli hale geldiğinde, toplumun düşünme alanı daralır. Farklı görüşlerin özgürce ifade edildiği, gazeteciliğin siyasi kamplaşmanın değil halkın hizmetinde olduğu bir medya düzeni ise demokrasiyi güçlendirir.
Gerçek demokrasi yalnızca sandıkta oy vermekle değil, yurttaşların doğru, eksiksiz ve çok yönlü bilgiye ulaşabilmesiyle mümkündür.
Bugün medyanın önemli bir bölümü büyük sermaye gruplarının ekonomik ve siyasi ilişkileri içerisinde şekillendiği için, toplumun geniş kesimleri kendilerini temsil eden bağımsız yayın organlarının eksikliğini daha fazla hissetmektedir. Bu nedenle, halkın gerçek anlamda söz sahibi olacağı yeni bir medya modeline ihtiyaç vardır.
Bunun yolu; on binlerce yurttaşın küçük paylarla ortak olduğu, demokratik ilkelerle yönetilen, hiçbir siyasi veya ekonomik güce bağımlı olmayan bir medya kooperatifi modelinden geçebilir. Denk katılım esasına dayanan böyle bir yapı; televizyon kanalı, dijital platformlar, internet gazetesi ve diğer yayın araçlarıyla halkın kendi sesini oluşturmasına imkân sağlayabilir.
Böyle bir girişim, farklı siyasi görüşlere eşit mesafede duran, çoğulculuğu esas alan ve toplumun tüm kesimlerine açık bir yayın anlayışı benimsediği ölçüde geniş bir toplumsal destek bulabilir. Çünkü insanlar yalnızca izleyici değil, aynı zamanda kendi medya kuruluşunun ortağı haline gelmiş olacaktır.
Halkın ortak olduğu bir yayın kuruluşu, güçlü izleyici desteği sayesinde reklam gelirleri, abonelik sistemleri ve gönüllü katkılarla ekonomik olarak da sürdürülebilir bir yapıya kavuşabilir. Böylece medya, belirli sermaye çevrelerinin değil, doğrudan toplumun denetiminde ve toplumun yararına çalışan bir kamusal güç haline gelebilir.
Demokrasinin geleceği yalnızca sandıkta değil, hakikatin özgürce konuşulabildiği alanlarda da belirlenmektedir. Belki de artık sorulması gereken soru şudur:
“Halkın sesini kim duyuracak?”
Ve bu sorunun en güçlü cevabı şudur:
“Halk, kendi sesini yine kendi örgütlü gücüyle duyuracaktır.”
YAIN: “YENİ BİR MODEL: HALKIN MEDYA KOOPERATİFİ” KONUSUNU İŞLEYECEĞİM.



