Ortadoğu Yeniden mi Dizayn Ediliyor?
Bazen bir cümle, tek başına bir ülkenin dış politika tercihinden çok daha büyük bir tartışmanın kapısını açar.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Mekke Savunma Anlaşması’na ilişkin “Mekke Savunma İttifakı NATO’nun tamamlayıcısıdır” sözleri de işte böyle bir cümledir.
Bu ifadeyi sadece diplomatik bir tanımlama olarak görmek mümkün değildir.
Çünkü asıl soru şudur:
Ortadoğu’nun güvenliği gerçekten bölge ülkelerinin ortak iradesiyle mi kuruluyor, yoksa NATO ve dolayısıyla ABD merkezli güvenlik anlayışı Ortadoğu’ya yeni bir biçimde mi taşınıyor?
İşte tartışılması gereken esas mesele budur.
Çünkü Ortadoğu, bugüne kadar dışarıdan yapılan güvenlik projelerinden çok çekti.
Her defasında “barış”, “istikrar”, “demokrasi” ve “güvenlik” denildi.
Ama sonuç ne oldu?
Savaşlar…
İşgaller…
Parçalanmış devletler…
Milyonlarca insanın yerinden edilmesi…
Ve bugün Gazze’de bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan büyük insanlık dramı…
Şimdi aynı coğrafyada yeni bir güvenlik mimarisi kuruluyor.
Ve bu mimarinin NATO ile “tamamlayıcılık” ilişkisi içerisinde tarif edilmesi, doğal olarak ciddi soru işaretlerini beraberinde getiriyor.
***
BU SADECE BİR SAVUNMA ANLAŞMASI MI?
Belki öyle.
Ama Ortadoğu söz konusu olduğunda meseleye sadece görünen yüzüyle bakmak büyük bir hata olur.
Çünkü Ortadoğu’da hiçbir savunma anlaşması yalnızca savunma anlaşması değildir.
Bir ittifak;
kiminle ortaklık kurduğunuzu, kime karşı konumlandığınızı, hangi tehdidi esas aldığınızı ve gelecekte hangi stratejik blok içerisinde hareket edeceğinizi de gösterir.
Bu nedenle NATO ile ilişkilendirilen bir Ortadoğu güvenlik yapılanmasının arkasındaki stratejik çerçeve bütün açıklığıyla ortaya konulmalıdır.
Kimse millete “Bunun neresi yanlış?” diye sormamalıdır.
Asıl sorulması gereken şudur:
Bunun sonu nereye çıkacak?
Çünkü bugün “tamamlayıcı” olarak tanımlanan bir yapı, yarın bölgenin güvenlik kararlarını NATO’nun stratejik öncelikleriyle uyumlu hale getiren bir mekanizmaya dönüşebilir.
Ve işte o zaman mesele yalnızca savunma olmaktan çıkar.
Ortadoğu’nun siyasi dizaynı haline gelir.
***
NATO’NUN ORTADOĞU’YA GİRİŞ KAPISI MI?
Burada kimse komplo teorisi üretmekle suçlanmamalı.
Tam tersine, devletlerin görevi ihtimalleri önceden görmek ve stratejik riskleri hesaplamaktır.
Bugün bölgede yeni ittifaklar kuruluyor.
Savunma anlaşmaları yapılıyor.
Enerji koridorları yeniden şekilleniyor.
Ülkelerin siyasi ve ekonomik ilişkileri yeniden düzenleniyor.
İsrail’in güvenliği bölgesel ve küresel güçlerin stratejik hesaplarında önemli bir yer tutuyor.
Bütün bunların üzerine NATO bağlantısı da eklendiğinde, insanın aklına şu soru geliyor:
Ortadoğu’nun yeni güvenlik mimarisi kimin tarafından ve hangi hedef doğrultusunda kuruluyor?
Eğer bu yapı gerçekten bölge ülkelerinin bağımsız güvenliğini sağlamak için oluşturuluyorsa, o zaman NATO’nun neden merkezde olduğu açıkça anlatılmalıdır.
Ama amaç NATO’nun askeri ve siyasi kapasitesini Ortadoğu’ya taşımaksa, bunun adı artık bölgesel bağımsızlık değil, Atlantik güvenlik sisteminin Ortadoğu’daki yeni ayağı olur.
***
NATO GAZZE’DE NEREDEYDİ?
Şimdi en can alıcı noktaya gelelim.
Gazze!
İsrail’in saldırıları karşısında NATO’nun caydırıcı iradesi nerede?
Filistinlilerin güvenliği için hangi somut mekanizma ortaya konuldu?
Gazze’deki katliamların durdurulması konusunda NATO’nun bölgesel barışa yönelik hangi güçlü adımı oldu?
Eğer NATO’nun bölgede güvenliği sağlayacağı söyleniyorsa, önce bu soruların cevapları verilmelidir.
Çünkü bir güvenlik örgütünün güvenilirliği, güçlü olduğu zaman değil; güçlü olanın karşısında ne yaptığı zaman ölçülür.
İsrail’e karşı gerçek bir caydırıcılık üretmeyen bir güvenlik anlayışını Ortadoğu’ya taşıyarak bölgeye barış geleceğini düşünmek mümkün değildir.
İsrail’in güvenliği elbette önemlidir.
Ama Filistinlinin güvenliği de önemlidir.
Arap’ın güvenliği de önemlidir.
Türk’ün güvenliği de önemlidir.
İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Lübnan’ın güvenliği de önemlidir.
Bölgesel güvenlik, bir ülkenin güvenliğini diğerlerinin güvensizliği üzerine kurmak değildir.
***
İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ Mİ, ORTADOĞU’NUN GÜVENLİĞİ Mİ?
Ortadoğu’da yıllardır yapılan en büyük siyasi yanlışlardan biri budur.
İsrail’in güvenliği ile Ortadoğu’nun güvenliği aynı kavrammış gibi sunuluyor.
Oysa değildir.
Bir devletin güvenliği başka, bir coğrafyanın barışı başkadır.
Eğer bölgesel güvenlik mimarisinin merkezinde İsrail’in askeri üstünlüğünü garanti altına alan bir anlayış varsa, bunun adı bölgesel barış değildir.
Bunun adı güç dengesidir.
Ve güç dengesi üzerine kurulan barış, gerçek barış değildir.
Çünkü karşı tarafın öfkesini, güvensizliğini ve direncini ortadan kaldırmaz.
Sadece bir sonraki çatışmayı erteler.
***
TÜRKİYE KENDİ GÜVENLİK AKLINI KAYBETMEMELİDİR
Türkiye NATO üyesidir.
Bunu kimse inkâr etmiyor.
Türkiye’nin Batı ile ilişkileri de vardır.
Bunlar da bir gerçektir.
Fakat NATO üyesi olmak, Türkiye’nin Ortadoğu’daki bütün meseleleri NATO’nun penceresinden görmek zorunda olduğu anlamına gelmez.
Müttefik olmak başka, bağımlı olmak başkadır.
Türkiye’nin dış politikası Washington’dan gelecek işaretlere göre şekillenemez.
Brüksel’in beklentileri Ankara’nın milli çıkarlarının üzerine çıkamaz.
Türkiye’nin güvenlik anlayışı başkalarının güvenlik hesaplarına teslim edilemez.
Çünkü Türkiye yalnızca NATO’nun güneydoğu kanadındaki bir ülke değildir.
Türkiye aynı zamanda Ortadoğu’nun, Kafkasya’nın, Balkanlar’ın ve Türk dünyasının tam ortasında bulunan bir devlettir.
Bu coğrafyada Türkiye’nin kendine ait bir stratejik aklı olmak zorundadır.
***
MEKKE’NİN GÜVENLİĞİ WASHINGTON’DAN TARİF EDİLEMEZ
Bir de işin sembolik ve tarihi tarafı vardır.
Mekke ismi, İslam dünyası için herhangi bir şehir isminden ibaret değildir.
Bu nedenle Mekke merkezli bir güvenlik anlayışının NATO’nun uzantısı görüntüsü vermesi, sadece siyasi değil, aynı zamanda medeniyet perspektifinden de sorgulanmalıdır.
Ortadoğu’nun güvenliği Washington’da yazılan strateji belgeleriyle kurulamaz.
Brüksel’deki toplantılarda şekillendirilemez.
Tel Aviv’in güvenlik kaygıları üzerinden tarif edilemez.
Ortadoğu’nun güvenliğini Ortadoğu’nun kendisi konuşmalıdır.
Bölge ülkeleri kendi güvenlik mekanizmalarını kurmalıdır.
Türkiye burada öncü rol üstlenebilir.
Ama bunun için önce kendi iradesine güvenmelidir.
***
ORTADOĞU’NUN YENİ HARİTASI SİLAHLA DEĞİL, İTTİFAKLARLA ÇİZİLEBİLİR
Bugün Ortadoğu’da haritaların yalnızca savaşlarla değişmediğini görmek gerekiyor.
Bazen haritalar masada çizilir.
Bazen ittifaklarla.
Bazen ekonomik anlaşmalarla.
Bazen enerji koridorlarıyla.
Bazen savunma paktlarıyla.
Ve bazen de “barış ve güvenlik” adı altında kurulan yeni sistemlerle…
Bu nedenle Ortadoğu’da ortaya çıkan her yeni güvenlik yapılanması dikkatle izlenmelidir.
Burada yapılması gereken paranoyaya kapılmak değil, stratejik uyanıklığı kaybetmemektir.
Çünkü tarihte birçok kez gördük:
Önce “güvenlik” denildi.
Sonra “istikrar” denildi.
Ardından dışarıdan müdahale geldi.
Sonunda ise bölge ülkeleri yıllarca sürecek savaşların içerisinde kaldı.
Türkiye aynı hataların tekrar edilmesine izin vermemelidir.
***
TÜRKİYE’NİN YERİ BAŞKASININ GÖLGESİ DEĞİL, KENDİ MASASIDIR
Türkiye’nin ihtiyacı, herhangi bir küresel gücün Ortadoğu’daki projesinin parçası olmak değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, Ortadoğu’da kendi masasını kurabilecek kadar güçlü ve bağımsız bir dış politika geliştirmektir.
ABD ile ilişki kurulabilir.
NATO ile ilişki sürdürülebilir.
Avrupa ile iş birliği yapılabilir.
Ama bütün bunlar Türkiye’nin kendi milli çıkarlarından vazgeçmesi anlamına gelmemelidir.
Türkiye’nin dostu çok olabilir; ama aklı kendisinin olmak zorundadır.
İşte mesele tam da budur.
Eğer Mekke Savunma Anlaşması gerçekten bölgesel bağımsız güvenlik amacı taşıyorsa, bunu desteklemek mümkündür.
Ama NATO’nun tamamlayıcısı olacaksa, o zaman şu soru sorulmalıdır:
Bu ittifakın tamamlayıcısı kim olacak?
Bölge halklarının güvenliği mi?
Yoksa Atlantik sisteminin Ortadoğu’daki çıkarları mı?
İşte cevaplanması gereken soru budur.
Çünkü NATO’nun gölgesinde kurulacak bir Ortadoğu güvenlik mimarisi, eğer bölgenin kendi iradesini güçlendirmiyorsa, adına ne denirse densin bağımsız bir bölgesel güvenlik sistemi değildir.
Ve Türkiye böyle bir düzenin içinde sadece yer alan değil, oyunun kurallarını belirleyen ülke olmak zorundadır.
Son sözümüz açık:
Ortadoğu’nun güvenliği ABD’den ithal edilemez.
Bölgenin huzuru NATO’nun gölgesinde kurulamaz.
İsrail’in güvenliği, Filistinlinin güvensizliği üzerine inşa edilemez.
Ve Türkiye’nin dış politikası, başka başkentlerin stratejik hesaplarına teslim edilemez.
Çünkü şahsiyetli dış politika;
Washington’un çizdiği sınırlar içinde değil, Ankara’nın kendi aklıyla yürütülür.
Mekke’nin adı, Atlantik’in güvenlik mimarisine eklenerek büyütülemez.
Mekke ile NATO’yu yan yana getirmek yerine, Ortadoğu’yu kendi iradesine kavuşturmanın yollarını aramak gerekir.
Aksi halde bugün “savunma ittifakı” diye kurulan yapıların yarın Ortadoğu’nun yeni dizaynının taşları olup olmadığını sorgulamak zorunda kalırız.
Ve tarihin bize öğrettiği en önemli gerçek şudur:
Bir coğrafyanın kaderini, o coğrafyanın dışındaki güçlere bırakırsanız; bir gün kendi ülkenizde kendi geleceğinizin kararını bile veremez hale gelirsiniz.



