Türkiye’de siyasal iktidarı kazananların önemli bir kısmı, sandıktan çıkan sonucu “sınırsız yetki belgesi” olarak görme eğiliminde. Oysa demokrasi, yalnızca seçim kazanmak değil; farklı toplumsal kesimlerin iradesini, haklarını ve gelecek tasavvurunu birlikte koruma rejimidir. %35-40 oyla iktidar olan bir anlayışın, geri kalan %60’ın iradesini yok sayarak ülkenin temel meselelerinde tek başına karar alması, çoğunlukçuluktur; demokrasi değil.
Sol düşünce açısından mesele nettir: Demokrasi, çoğunluğun azınlık üzerinde tahakküm kurma aracı olamaz. Aksine, azınlığın haklarını güvence altına alan, katılımı ve ortak aklı kurumsallaştıran bir yönetim biçimi olmak zorundadır. Sandık, meşruiyetin başlangıcıdır; sınırı değil.
Çoğunlukçuluk Değil, Katılımcı Demokrasi
Bugün Türkiye’de yaşanan temel sorunlardan biri, iktidarın kendisini devletle özdeşleştirmesi; ülkenin sahibi gibi davranmasıdır. “Halk bana yetki verdi, dilediğimi yaparım” anlayışı, demokratik değil otoriter bir zihniyetin ürünüdür. Çünkü halk yekpare değildir. Halk; farklı sınıflardan, kimliklerden, inançlardan, ideolojik tercihlerden oluşur. Bu çoğul yapıyı yok sayarak alınan her karar, toplumsal sözleşmeyi zedeler.
Bu nedenle ülkenin temel alanlarında —yargı, eğitim, sağlık ve ücret politikaları gibi— kısa vadeli siyasi hesaplarla yön değiştirilemez. Her seçimde müfredatın, hukuk sisteminin, ekonomik yönelimlerin baştan yazıldığı bir ülkede kurumsallık gelişmez; güven duygusu körelir.
Uzlaşma Kültürü ve Nitelikli Çoğunluk
Çözüm, güçlü bir uzlaşma mekanizmasıdır. Toplumu doğrudan etkileyen temel politikaların Meclis’te nitelikli çoğunlukla —örneğin %70 oyla— belirlenmesi; 50 ya da 100 yıllık ana çerçeve planlara bağlanması, siyasal istikrarın önünü açabilir. Böylece gelen her iktidar, “ben yaptım oldu” anlayışıyla değil, ortak akılla belirlenmiş program çerçevesinde hareket eder.
Bu yaklaşım, sol siyasetin savunduğu planlama ilkesine de uygundur. Planlama; keyfiliğin panzehiridir. Kurumsal hafızayı güçlendirir, kamu yararını merkeze alır ve ülkenin rotasını kişilere göre değil ilkelere göre belirler.
Örneğin eğitim alanında bir eksiklik görülüyorsa, iktidar yeni bir uzun vadeli politika önerisi sunar; ancak bunu geniş toplumsal mutabakatla kabul ettirmek zorundadır. Çoğunluğu sağlayamıyorsa, tek taraflı adım atamaz. Bu, demokrasiyi zayıflatmaz; aksine güçlendirir.
Lider Devleti Değil, Hukuk Devleti
Sol perspektif, lider merkezli değil kurum merkezli bir yönetimi savunur. Çünkü kişilere bağlı sistemler kırılgandır. Bugün gelen yarın gider; ancak kurumlar kalır. Ülke yönetimi bir kişinin dünya görüşüne, ruh haline ya da siyasi hesaplarına göre şekillenemez.
Gerçek demokrasi, sadece sandık değil; kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, bilimsel eğitim, kamusal sağlık ve emekçinin hakkını koruyan ücret politikalarıyla anlam kazanır. Aksi halde seçimler, sadece yönetici değiştirir; düzen değişmez.
Yeni Bir Demokratik Sözleşme Şart
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; çoğunluk tahakkümünü değil, katılımcı demokrasiyi esas alan yeni bir demokratik sözleşmedir. Siyasetçiler, bilim insanları, sendikalar, meslek örgütleri ve aydınlar bu konuda ortak bir çıkış yolu üretmelidir. Çünkü mesele yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların meselesidir.
Demokrasi, sandıkta başlar ama orada bitmez. Demokrasi; ortak akıl, ortak sorumluluk ve ortak gelecek bilinciyle yaşar. Ülke, liderlere göre değil; halkın tamamının iradesini gözeten kurallara göre yönetilmelidir.
Ve unutulmamalıdır: Çoğunluk olmak, haklı olmak değildir. Haklı olan; adaleti, eşitliği ve kamusal yararı savunandır.




Merhaba Sn Yilmaz: emeğinize sağlık. Derli toplu, akıcı bir yazı olmuş. Prof Dr TURKEL MINIBAS 《 Ben ‘ den Bız’ e giden yol, EN DOĞRU yoldur. 》 demiştir. en güzel soz