Türkiye’de son 25 yıla bakıldığında toplumun en büyük kaybı yalnızca ekonomik krizler olmadı. Asıl kayıp; siyasete, hukuka ve demokrasiye duyulan güvenin aşınmasıdır. Halk adına yönetmeye talip olan siyaset kurumu, giderek toplumdan kopmuş; halkın sorunlarını çözmek yerine kendi iktidarını koruyan bir mekanizmaya dönüşmüştür.
25-30 yıl önce 5 bin liraya ev alınabilen bir ülkede bugün milyonlarca insan bırakın ev sahibi olmayı, kira ödeyebilmek için yaşam mücadelesi veriyor. Emekliler açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilirken, çalışanların büyük bölümü asgari ücret düzeyine sıkıştırılmış durumda. Büyükşehirlerde kiralar ortalama maaşları aşmış, gençler geleceğe dair umutlarını yitirmiştir.
Ekonomik çöküş yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Bu tablo aynı zamanda sosyal çürümenin de sonucudur. Çünkü üretim yerine rantın, liyakat yerine sadakatin, halk yararı yerine yandaş düzeninin büyütüldüğü bir sistem kurulmuştur. İktidarı elinde tutanlar devlet olanaklarını kendi çevrelerini güçlendirmek için kullanırken; toplumun itiraz eden kesimleri baskıyla susturulmaya çalışılmaktadır.
Sendikaların, emek örgütlerinin, öğrencilerin ve toplumsal muhalefetin karşısına polis barikatları çıkarılması artık olağan hale gelmiştir. Hak aramak suç, itiraz etmek tehdit gibi gösterilmektedir. Oysa demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir. Demokrasi; halkın söz hakkı, örgütlenme özgürlüğü ve adalet duygusuyla anlam kazanır.
Bugün Türkiye’de yalnızca iktidar değil, siyasal sistemin bütünü ciddi bir güven krizinin içindedir. Çünkü siyasi partilerin büyük bölümünde de demokratik işleyiş ortadan kalkmıştır. Parti yönetimleri üyelerin iradesinden çok dar kadroların kontrolüne bırakılmış, lider odaklı yapı siyasetin doğasına dönüşmüştür. Yıllardır değiştirilmeyen Siyasi Partiler Yasası bunun en somut göstergelerinden biridir.
Bu nedenle toplumun önemli bir kesiminde şu duygu büyüyor: “Seçim olsa ne değişecek?” Çünkü mevcut siyasal kültür değişmedikçe gelenin gideni aratmayacağı korkusu yaygınlaşıyor. Bugün yapılan baskıların yarın başka iktidarlar tarafından sürdürülmeyeceğinin garantisi olmadığı düşünülüyor.
Tam da bu nedenle Türkiye’nin yeni bir siyasal anlayışa ihtiyacı vardır. Parti devletine dönüşen mevcut sistem yerine; toplumun tamamını temsil eden, tarafsız ve uzlaştırıcı bir yönetim modeli tartışılmalıdır. Partili cumhurbaşkanlığı sistemi, devlet ile parti arasındaki sınırları ortadan kaldırmış; kutuplaşmayı daha da derinleştirmiştir.
Ülkenin yeniden ayağa kalkabilmesi için toplumun farklı kesimlerini bir araya getirecek, siyasetin günlük hesaplarının dışında duran bir cumhurbaşkanlığı anlayışı önem kazanmaktadır. Halkın iradesinin Meclis’e daha adil yansıdığı, partilerin aldığı oy oranına göre yönetimde temsil edildiği demokratik bir model; toplumsal barışın yeniden kurulmasına katkı sağlayabilir.
Çünkü bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı intikam siyaseti değil, adalet duygusunun yeniden inşa edilmesidir. Kutuplaşmış toplumun yeniden birbirine güvenebilmesi için; hukukun kişilere göre değil herkese eşit uygulanması gerekir.
Tüm karanlık tabloya rağmen umut hâlâ vardır. O umut; saraylarda, holdinglerde ya da siyasi hesaplarda değil, halkın kendisindedir. Değişim ancak örgütlü toplumla, demokratik mücadeleyle ve halkın kendi geleceğine sahip çıkmasıyla mümkün olacaktır.
Editör Notu
Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz, demokratik gerileme ve siyasal kutuplaşma yalnızca bir iktidar sorunu değil; aynı zamanda sistemsel bir temsil krizidir. Toplumun geniş kesimleri artık yalnızca seçim değil, yeni bir siyasal ahlak talep ediyor.



