Türkiye’de siyaset, uzun yıllardır birkaç isim etrafında şekillendirilmeye çalışılıyor. Televizyon ekranlarında, gazete köşelerinde ve kamuoyu araştırmalarında aynı isimler sürekli dolaşıma sokuluyor. Recep Tayyip Erdoğan, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve son süreçte de Özgür Özel ismi tartışma konusu…
Sanki seksen beş milyonluk Türkiye’de ülkeyi yönetebilecek başka hiç kimse yokmuş gibi oluşturulan bu algı, aslında toplumu gerçek sorunlardan uzaklaştıran bir siyaset mühendisliğinin ürünüdür.
Oysa halkın gündemi başka, ekranların gündemi başkadır.
Emeklinin geçim sıkıntısı, işçinin düşük ücretleri, gençlerin gelecek kaygısı, çiftçinin üretimden kopması, hukukun zayıflaması, eğitim sistemindeki sorunlar ve gelir dağılımındaki adaletsizlik, ülkenin asıl meseleleridir.
Ne var ki burjuva medyası, çözüm programlarını tartışmak yerine kişileri pazarlamayı tercih ediyor. Çünkü isimler üzerinden yürütülen siyaset, sistemin sorgulanmasını engelliyor.
Ancak artık toplum eski toplum değildir.
Her vatandaşın elinde bulunan akıllı telefonlar sayesinde insanlar yalnızca televizyonlardan beslenmiyor; dünyadaki gelişmeleri, ekonomik verileri ve siyasal süreçleri farklı kaynaklardan takip edebiliyor. Bu nedenle kamuoyunu tek merkezden yönlendirme dönemi giderek etkisini kaybediyor.
Bugün gelinen noktada açık olan gerçek şudur:
Türkiye’de hiçbir siyasi parti tek başına toplumun yüzde 51’ini temsil etme gücüne sahip değildir.
Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı meselesi, tek bir kişinin karizmasına veya popülerliğine indirgenemez. Türkiye’nin ihtiyacı bir “kurtarıcı” değil, ortak akılla oluşturulmuş demokratik bir toplumsal sözleşmedir.
Bu nedenle dünyadaki başarılı örnekler dikkatle incelenmelidir.
1990’lı yıllarda İtalya’da farklı sol, sosyal demokrat, demokratik ve merkez güçler, “Zeytin Dalı” (L’Ulivo) adı verilen geniş bir ittifak oluşturarak ortak bir program etrafında birleştiler. Farklılıklarını korudular; ancak demokrasi, hukuk devleti, sosyal adalet ve ekonomik kalkınma hedeflerinde ortaklaştılar.
Aslında Türkiye’nin de ihtiyaç duyduğu model budur.
Önce ortak ilkeler belirlenmeli;
- Güçlendirilmiş parlamenter sistem,
- Bağımsız yargı,
- Üretim ekonomisi,
- Sosyal devlet,
- Laiklik,
- Gelir adaleti,
- Yerel demokrasinin güçlendirilmesi,
- Bilimsel eğitim,
- Toplumsal barış
gibi temel hedefler üzerinde geniş bir demokratik mutabakat sağlanmalıdır.
Cumhurbaşkanı adayı ise bu programın sahibi değil, uygulayıcısı olmalıdır.
Çünkü kişiler geçicidir, kurumlar kalıcıdır.
Ayrıca Türkiye siyaseti yıllardır aynı yüzler arasında sıkışmış durumdadır. Oysa ülkenin dört bir yanında yetişmiş, bilgi birikimine sahip, temiz geçmişi olan, halkın içinden gelen çok sayıda yeni kadro bulunmaktadır.
Gençler, kadınlar, emek dünyasının temsilcileri, bilim insanları, yerel yönetimlerde başarı göstermiş isimler ve demokratik mücadele içinde yetişmiş yeni kuşaklar siyasetin merkezine taşınmalıdır.
Demokrasi, birkaç kişinin tekelinde gelişmez.
Toplumun geleceği, belirli isimlere endekslenemez.
Bugün sorulması gereken soru:
“Cumhurbaşkanı kim olacak?” değil,
“Türkiye’yi hangi program, hangi anlayış ve hangi toplumsal birliktelik yönetecek?” sorusudur.
Çünkü Türkiye’nin kurtuluşu, kişilere bağlı bir siyaset anlayışında değil; ortak akılda, güçlü kurumlarda, toplumsal uzlaşmada ve halkın örgütlü gücündedir.
Yeni bir Türkiye, yeni bir siyaset kültürüyle mümkündür.
Ve belki de artık sahne, yalnızca tanıdık isimlerin değil; yeni yüzlerin, yeni fikirlerin ve halkın içinden gelen yeni kadroların zamanı olduğunu göstermektedir.
Siyaset Ahlak İster.



