Türkiye yine hızlı bir gündemin içine sokuldu.
Türkiye yine hızlı bir gündemin içine sokuldu.
Daha Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ile birlikte 59 kişinin gözaltına alınmasının yankıları dinmeden, bu kez Eyüpsultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen’in de aralarında bulunduğu 28 kişi hakkında gözaltı işlemi başlatıldı.
Elbette hakkında soruşturma bulunan herkes hukuk önünde hesap vermelidir. Belediyelerde yolsuzluk, usulsüzlük veya kamu zararına ilişkin iddialar varsa bunlar bütün yönleriyle araştırılmalıdır.
Ama Türkiye’nin bir de başka bir sorunu var:
Gündem değişirken sorular değişmiyor.
Bugün herkes belediyeleri konuşuyor. Oysa yüz binlerce yatırımcının parasını ilgilendiren fon krizi hâlâ ortada duruyor.
Ve bu dosya, sıradan bir ekonomik tartışma olmaktan çoktan çıktı.
***
ASIL SORU: BU PARA NASIL BU NOKTAYA GELDİ?
SPK, 17 Eylül’de 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye sürecine alınmasına karar verdi. SPK verilerine göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.
Kamuoyunda 800 milyar liralık bir kayıptan söz ediliyor.
Burada önemli bir ayrımı yapmak zorundayız:
800 milyar liranın tamamının kaybolduğu henüz kesinleşmiş değildir.
Bu rakam, tasfiye kapsamındaki fonların büyüklüğüyle ilişkilidir. Gerçek zarar, tasfiye süreci tamamlandığında daha net ortaya çıkacaktır.
Fakat rakamın büyüklüğü bile başlı başına şu soruyu sormaya yeter:
Devletin denetim mekanizmaları nerede ve ne zaman devreye girdi?
İşte asıl mesele budur.
Çünkü bir finansal yapı yüz binlerce insanın parasını içine alacak kadar büyürken, sorunlar bugün ortaya çıkmış olamaz.
***
BÜLENT ARINÇ’IN SÖZLERİ NEDEN ÖNEMLİ?
Bu soruyu bugün yalnızca muhalefet sormuyor.
AKP’nin kurucularından ve eski TBMM Başkanı Bülent Arınç da fon krizinin sonuna kadar araştırılması, sorumluların ortaya çıkarılması ve hesap sorulması gerektiğini söyledi.
Arınç, kamuoyunda 800 milyar liralık bir kayıptan söz edildiğini belirterek, “Geri kalanını kim ödeyecek, kim bunun sorumlusu?” diye sordu.
Daha da önemlisi, gerekli adımlar atılmazsa bunun siyasi sonuçları olabileceğini söyledi.
Arınç’ın bir başka vurgusu ise daha da önemli:
Şeffaflık ve hesap verebilirlik.
İşte Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri budur.
Kimse peşinen suçlu ilan edilmemeli.
Ama kimse de makamına, siyasi konumuna veya yakınlığına bakılarak soruşturmanın dışında tutulmamalıdır.
***
BALIK BAŞTAN KOKAR
Türkiye’de yıllardır kullanılan bir söz vardır:
“Balık baştan kokar.”
Bu söz bugün bir suçlama cümlesi olarak değil, bir denetim ilkesi olarak hatırlanmalıdır.
Bir ülkede büyük bir ekonomik skandal ortaya çıkıyorsa yalnızca en alttaki birkaç kişiye bakmak yeterli değildir.
Denetim zincirinin tamamına bakılmalıdır.
Kim denetledi?
Kim raporladı?
Kim uyardı?
Kim görmedi?
Kim gördüğü halde müdahale etmedi?
Kimlerin siyasi veya ekonomik bağlantıları vardı?
Bütün bu soruların cevabı hukuk içinde ortaya çıkarılmalıdır.
Gerekirse siyasi iktidar mensuplarının ve kamu gücünü kullanan herkesin mal varlıkları, gelirleri ve finansal ilişkileri de yasaların izin verdiği ölçüde incelenmelidir.
Bu yalnızca AKP için değil, iktidara gelen bütün siyasi partiler için geçerli olması gereken bir ilkedir.
Çünkü kamu yönetiminde temiz siyaset, kişilere göre değişen bir ayrıcalık değil, devletin temel sorumluluğudur.
***
BİR YANDA BELEDİYELER, DİĞER YANDA FONLAR
Şimdi Türkiye’nin önünde iki ayrı tartışma var.
Bir tarafta seçilmiş belediye başkanları hakkında yürütülen soruşturmalar…
Diğer tarafta yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren fon krizi…
İkisinin de hukuk içinde ve sonuna kadar araştırılması gerekir.
Fakat bir dosyanın diğer dosyanın üzerini örtmesine de izin verilmemelidir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey gündem değiştirmek değil, gerçeği değiştirmeden ortaya çıkarmaktır.
Bir belediye başkanı hakkında soruşturma varsa soruşturulsun.
Bir iş insanı hakkında iddia varsa araştırılsın.
Bir bürokratın sorumluluğu varsa ortaya çıkarılsın.
Bir siyasetçinin adı geçiyorsa hukuk içinde incelensin.
Ama aynı ölçü herkese uygulansın.
***
SİYASİ AHLAK TAM DA BURADA BAŞLAR
Siyaset yalnızca seçim kazanmak değildir.
Siyaset, seçmenin verdiği emanete sahip çıkmaktır.
Seçildikten sonra başka bir siyasi partiye geçen belediye başkanları ve meclis üyeleri konusunda da aynı siyasi ahlak ölçüsü işletilmelidir.
Seçmenin verdiği oy, kişisel bir mülk değildir.
Bir siyasi partinin listesinden seçilen kişinin daha sonra başka bir partiye geçmesi elbette hukuken mümkün olabilir. Ancak bunun siyasi ve etik sonuçları ayrıca tartışılmalıdır.
Bu konuda parti yönetimlerinin, adayları belirleyenlerin de seçmene karşı açık bir özeleştiri vermesi gerekir.
Özgür Özel’in de, Ekrem İmamoğlu’nun da bu süreç konusunda kamuoyuna daha açık ve kapsamlı bir değerlendirme yapması beklenebilir.
Çünkü siyasetçinin görevi yalnızca başarılarının hesabını vermek değil, başarısızlıklarının ve yanlış tercihlerinin de hesabını verebilmektir.
***
ARTIK GÜNDEM DEĞİL, HESAP VAKTİ
Türkiye’nin gerçek meselesi bir belediye başkanının gözaltına alınmasıyla başlayıp bitmiyor.
Gerçek mesele;
Devletin denetim mekanizmalarının çalışıp çalışmadığıdır.
Gerçek mesele;
Yüz binlerce insanın emeğinin nasıl korunduğudur.
Gerçek mesele;
Siyasi gücü olanla olmayan arasında hukuk karşısında fark bulunup bulunmadığıdır.
Ve gerçek mesele;
Kim olursa olsun, yanlış yapanın hesap verip vermeyeceğidir.
Bülent Arınç’ın sözleri bu nedenle önemlidir.
Çünkü mesele yalnızca 800 milyar lira değildir.
Mesele, insanların devlete ve siyaset kurumuna duyduğu güvendir.
Mesele, alın teridir.
Mesele, adalettir.
Mesele, siyasi ahlaktır.
Bugün yapılması gereken, bir gündemi diğerinin üzerine atmak değil; bütün dosyaların üzerine gitmektir.
Fon dosyası da sonuna kadar araştırılmalı.
Belediyelerle ilgili soruşturmalar da sonuna kadar yürütülmeli.
Kim suçluysa hukuk önünde hesap vermeli.
Kim suçsuzsa aklanmalı.
Ve bütün bunlar yapılırken siyasi iktidarın, muhalefetin, bürokrasinin ve sermayenin üzerinde tek bir ölçü olmalı:
Hukuk.
Çünkü halkın parasının hesabı da,
halkın oyunun hesabı da,
halkın güveninin hesabı da
siyasetten önce ahlak, ahlaktan önce adalet meselesidir.



