“Mutlak butlan” kararını doğru anlamadan yapılan her değerlendirme, meseleyi sloganların ve tarafgirliğin içine hapsediyor. Oysa ortada konuşulması gereken temel mesele; parti içi demokrasi, üye iradesi ve hukukun üstünlüğüdür.
Bugün bazı çevreler, mahkemenin verdiği kararı “siyasi darbe”, “partiye operasyon” ya da “iktidar müdahalesi” gibi göstermeye çalışıyor. Özellikle Sayın Özgür Özel ve çevresindeki kadroların meseleyi yalnızca koltuk tartışmasına indirgemesi, olayın özünü perdelemektedir. Çünkü bu dava, özünde bir makam kavgasından çok; parti üyelerinin iradesinin gasp edilip edilmediğiyle ilgilidir.

Asıl sorulması gereken soru şudur:
Mahalle delegesi seçimlerinden başlayarak kurultaya kadar uzanan süreç gerçekten özgür iradeyle mi yürütüldü?
Bugün herkesin bildiği ama uzun süre yüksek sesle konuşamadığı gerçekler vardır. İlçe örgütlerinde üyelerin çeşitli vaatlerle yönlendirildiği, market kartlarının dağıtıldığı, iş imkanlarının bir siyasi tercih karşılığında kullanıldığı yönündeki iddialar artık sıradan söylenti olmaktan çıkmıştır. Mahalle delegesi seçimlerinden itibaren başlayan bu düzenin, il delegelerine ve nihayet kurultay delegelerine kadar uzandığı yönünde çok ciddi beyanlar ortaya konmuştur.
Eğer bir üyeye;
- ekonomik imkan sağlanıyorsa,
- iş vaadi sunuluyorsa,
- baskı kuruluyorsa,
- “şu listeye oy vereceksin” deniliyorsa,
orada artık özgür iradeden değil, örgütlü yönlendirmeden söz edilir.
Parti içi demokrasi yalnızca sandık koymak değildir. Önemli olan, o sandığa giden iradenin özgür olup olmadığıdır. Eğer delegeler tek merkezden belirleniyor, farklı düşünen üyeler dışlanıyor ve süreç tamamen belli grupların kontrolüne bırakılıyorsa, ortada demokratik bir yarış değil; örgüt iradesinin tekelleşmesi vardır.
Yıllardır partiyi yöneten bazı belediye başkanları ve örgüt yöneticileri, üyeyi siyasetin öznesi değil, yalnızca onay makamı olarak gördü. Delegeler yukarıdan şekillendirildi, listeler belli merkezlerde yazıldı, üyelerin gerçek tercihleri çoğu zaman yok sayıldı. Bugün yaşanan kriz, işte bu anlayışın sonucudur.
Üstelik kurultayla ilgili itirazların önemli bir kısmının yine aynı yapının içinden gelmiş olması da dikkat çekicidir. Aynı ekiplerde siyaset yapmış delegelerin mahkemeye başvurması, meselenin dış müdahaleden çok iç hukuk sorunu olduğunu göstermektedir.
Erzurum ve Siirt üzerinden ortaya atılan iddialar da hafife alınacak türden değildir. Kurultay delegelerine para dağıtıldığı, oyların kontrol edildiği, hatta bunun fotoğrafla ispatlanmasının istendiği yönündeki açıklamalar, siyasetin ahlaki zemini açısından son derece ağırdır. Eğer bu iddialar doğruysa, burada tartışılması gereken şey mahkeme değil; parti içi yozlaşmadır.
Dolayısıyla verilen karar, yalnızca teknik bir hukuk kararı olarak görülmemelidir. Bu karar aynı zamanda “üyenin hakkı korunmalı mı, korunmamalı mı?” sorusuna verilmiş hukuki bir cevaptır.
Elbette burada başka bir gerçeğin de altını çizmek gerekir.
CHP’li belediyelere yönelik yapılan bazı operasyonlarla, kurultay davasını aynı sepete koymak doğru değildir. Belediyeler konusunda hukukun evrensel ilkeleri geçerlidir. Suç isnadı varsa soruşturma yapılabilir; ancak tutuksuz yargılama esastır. Özellikle Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen diploma tartışmaları ve bazı siyasi hamlelerin toplumda “yargının siyasallaştığı” algısını güçlendirdiği de açıktır. Hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.
Ancak belediyelere yönelik tartışmalar başka, kurultay süreci başka bir konudur. Sapla saman birbirine karıştırıldığında gerçekler görünmez hale gelir.
Demokrasi, sadece seçim kazanmak değildir. Demokrasi önce kendi partisinde başlar. Üyenin iradesine saygı göstermeyen, delegesini özgür bırakamayan bir anlayışın ülkeye demokrasi vaat etmesi toplumda inandırıcılık sorunu yaratır.
Bugün yapılması gereken şey; sloganlarla taraflaşmak değil, cesaretle özeleştiri yapmaktır.
Çünkü gerçek demokrasi;
üyeyi hatırlamakla,
iradeyi özgür bırakmakla,
hukuku işine geldiğinde değil her koşulda savunmakla mümkündür.




