Bugün 28 Nisan… Altmış altı yıl önce bugün, Demokrat Parti iktidarının Tahkikat Komisyonları, Vatan Cephesi girişimleri ile ülkedeki karşıt sesleri susturmak, kendilerine iktidara gelme olanağı sağlamış demokrasiyi, Cumhuriyet’in temel değerlerini kendilerince eğip bükmek, yolsuzluklarının üzerini örtmek için halk arasında yarattıkları karışıklığa, uyguladıkları baskıcı ve zorba yönetime karşı İstanbul Üniversitesi’nde yapılan gösteriler sırasında, polisin açtığı ateş sonucu Turan Emeksiz adlı bir gencimiz yaşamını yitirmiş. Türkiye’nin ilk siyasi öğrenci cinayeti işlenmişti.
Bu tarih, devletin kolluk güçlerinin kitlesel anlamda gösteri yapan, kendilerince Cumhuriyet’in temel ilkelerini savunan gençlere karşı kullanılması ve açıkça siyasal amaçlı bir öldürümle sonuçlanması bakımından ilktir ve çok önemlidir.
Günümüz siyasi ortamının değerlendirilmesinde, özellikle son iki yıldır 28 Nisan üzerine yazmak ve konuşmak farklı bir anlam kazandı.
28 Nisan 1960 olaylarında, İstanbul Üniversitesi rektörü, “Tek Parti Dönemi”, ya da “CHP otokrasisi” diye suçlanan bir dönemin üniversiteye tanıdığı özerkliğin gereği olarak kendileri çağırmadan üniversite bahçesine giremeyecek polislerle tartışırken, Emniyet Amiri Zeki Şahin tarafından kolundan tutulup sürüklenir. Rektörün Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmesi gençleri iyice alevlendirmiş, kalabalığı da çoğaltmıştır. Kalabalık dağılmayınca emniyet güçleri rektörü bırakmak zorunda kalırlar. Öğrencinin üzerine sürülen askeri tanklar, gençler tarafından coşkuyla, alkışlarla karşılanır. Arkasından hep bir ağızdan Plevne türküsünü okunur:
“Olur mu böyle olur mu / Kardeş kardeşi vurur mu?
Kahrolası diktatörler, / Bu dünya size kalır mı?”
Rektör Sıddık Sami, kendisini arayıp görüşmek isteyen Menderes’in görüşme talebini geri çevirmiştir!
Abis Yayınları tarafından basılan “Aynanın İçi Aynanın Dışına Karşı” adlı çalışmada Attila İlhan romanları üzerinden dönem tarihçesine daha yakın bakabilme olanağı bulmuştum.
1960 yılında ordu tabanından başlayan bir itiraz sonucu patlayan 27 Mayıs olayı, sonradan ABD kontrolüne girmiş olsa da, DP yöneticilerinin idam edilmesi gibi birçok yanlışlara imza atmış olsa da, 1961 Anayasası ölçüsünde, ülkede demokrasinin ve özgürlüklerin önünü açan temel yasaları da armağan etmiş, Anayasa Mahkemesini bağımsız yargının en sorumlu katına getirilmişti. O anayasanın sağladığı siyasal özgürlükler ve örgütlenme hakkı ile Köy Enstitülü öğretmenlerin öncülüğünde Türkiye Öğretmenler Sendikası kurulmuş, toplumcu edebiyat akımlarının öne çıkması ile devrimci genç kuşaklar yetişmişti. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin, ABD emperyalizmi ve FETÖ öncülüğünde gerçekleştirilen (ABD Büyükelçisi yaptığı toplantılarda herkesten “Evet” oyu istemişti) 12 Mart 2010 Referandumunun hedefi hep o 1961 Anayasası, laik hukuk devleti ve güçler ayrılığı ilkeleri oldu.
Bir 28 Nisan olayı daha var yaşamımda. On altı yaşındaydım… Ankara Atatürk Lisesi öğrencisi olarak 28 Nisan 1960 olaylarının sekiz yıl sonrasında, o olayları anmak için yapılmış bir gösteri çıkıverdi karşıma. Sıhhiye meydanında “Olur mu böyle olur mu / kardeş kardeşi vurur mu” diyerek Plevne marşını söyleyen üniversiteli gençlerin üzerine kamyonlardan indirilen inşaat işçileri kazmalarla, küreklerle, sopalarla saldırmışlar, birçoğunu kan içinde bırakmışlardı. Beyaz gömlek giyinmiş bir genç kızın başından akan kanlarla yerlere düşürülmesi hiç gözümün önünden gitmez. Sonraki yıllarda bu saldırının Süleyman Demirel’in bilgisi içerisinde Adalet Partisi Ankara il yönetimi tarafından örgütlendiğini öğrenmiştim.
Demokrat Parti’nin üniversitelere, bilime, laik Cumhuriyet’e karşı yaptığı saldırılar, Adalet Partisi ile devam etti; AKP iktidarları ile çok daha farklı biçimlere ulaştı.
O 28 Nisan tarihini emperyalistler ve işbirlikçileri bizden daha iyi okudular. O dönemin okullarında, göreli olarak laik ve kamusal bir eğitimden yararlanmış birileri “liberal” kılıklara girip kimi Cumhuriyet değerlerine kılıç çektiler; cemaat ve tarikatlarla bir olup ülkeyi tek adam rejimine götüren süreçte hegemonyanın “memur sınıfı” olarak rol aldılar. Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarıyla orduda Cumhuriyet’in temel değerlerine saygılı subaylar temizlendi. Üniversiteler, yalnız rektörlerin değil, hiç kimsenin seçim ve hak etme ile görev almadığı, biat ve kapıkulluğu mantığıyla tepeden atandığı, bilimin ve özgürlüğün zerresinin bile kalmadığı kurumlar durumuna getirildi.
Devlet bürokrasisinde ve özellikle yargıda belki kendilerine verilmiş sınav soruları ve adam kayırmalarla bir yerlere gelmiş olanlar, yukarıdan gelen buyrukların uygulayıcısı oldular, kimi yerde “kraldan çok kralcı” kesildiler.
Bir yandan da insanlık direniyor, gençlik ve bilim direniyor. Boğaziçi’nde, ODTÜ’de, İstanbul Üniversitesi’nde, Anadolu’nun birçok yöresindeki yüksekokullarda, hatta liselerde geleceğimizin ışığı olan öğrenciler baskıcı ve zorba yönetimlere karşı varlıklarını gösteriyor. Bu kez de derebeyi tarihimizin kışkırttığı, iyi saatte olanların da gülerek izlediği kırk parçaya bölünmüş adları birbirinden parlak partiler, dergiler, gruplar gençleri parçalayarak güçlerini zayıflatıyor.
Geçtiğimiz yıl katıldığım 1 Mayıs gösterileri sırasında kendi gruplarının adları birbirinden fosforlu “yuvarlarının” bildirilerini dağıtmaya çıkmış gençlere içim acıyarak bakmış, “dükkânınızın reklamını yaptığınızın, devrimci güçleri bölüp parçaladığınızın farkında mısınız?” Diye sormuştum. Öfkelenmişti gençlerimiz. Hiç dükkân olur muydu, diğer gruplardan neden ve nasıl ayrılmış olduklarını bilmedikleri ve kendilerince yandaşı oldukları o parti, o dergi, o grup?
Doğrudan bir parçası olmaktan hep kaçınmaya çalıştığım siyaset sahnesinde çok sıcak gelişmeler yaşanıyor. Alanları dolduran halkın, giderek çoğunluk durumuna gelmiş kitlelerin itirazına karşın İstanbul’un su havzalarını yok edecek “betonlaştırma ve pazarlama” politikası da inatla sürdürülüyor. Halkın oylarıyla işbaşına gelmiş yerel yöneticiler yargı oyunlarıyla zindanlarda tutuluyor.
Yürekten inanıyorum ki, Türkiye, altmış altı yıl öncesinden daha kötü olmayacak. ABD emperyalizminin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack’ın ağzından açıkça dile geldiği gibi, emperyalizmin bize biçtiği, yerli ortakları aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştığı bir Orta Doğu ve Ortaçağ ülkesi olma yazgısını yırtıp atacak; yine mazlum halklar ve milletler için örnek bir uyanışın ocağını yakacaktır. Umutla, azimle, inançla…
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…
28 Nisan 2026, Alper Akçam



