Şimdi sıra yaş almış, bakım getiren, ekonomik gücü yerinde, çor/ çocuklarından gereken ilgiyi göremeyenlere geldi… Zaten öyle bir örgü toplumda yaygınlaştırıldı; kimsenin kimseye elini uzatmayacağı, istese bile zaman ayıramayacağı, bakarken göreceği/ arkasına döndüğünde unutacağı kıvama getirildi toplumun önde gidenleri… Şimdilik Kütahya’da tanıtımı yapılan, bilindik sinema oyuncularının katılımıyla tanıtılan “dev” yaş almışlar bakım projesi, parıltılı sloganlarla kamuoyuna sunuldu. “Türkiye’nin kooperatifi” denilerek yola çıkılan bu girişim, en büyük yatak sığasına sahip olmakla övünüyor. Ancak Türkiye’nin asıl çoğunluğunu oluşturan, ömrünü tarlada, fabrikada, tezgah başında tüketmiş emekli katmanı bu parıltılı tablonun içinde yok!
Ayda yirmibin lira ile yaşam savaşı veren bir emekli için bu tür merkezlerin kapısı, aşılması olanaksız duvarlarla örülü. Eğer bir hizmet, toplumun %85’ini dışarıda bırakıp %15’lik varsıl katmanı yaşama tutunduruyorsa; orada sosyal adaletten ya da kooperatifçilik nasıl söz edersiniz ki? Onurlu yaşlılık, yüklü parası olanların satın alabileceği bir mal durumuna gelmişse eğer, sınıfsal uçurumun derinleşmekte olduğunu da öngörebilmek gerekir!
***
Sinema oyuncusu Hülya Koçyiğit, tanıtım toplantısında Şanlıurfa ile Kahramanmaraş’taki saldırılara değinerek “içimiz kan ağlıyor” demiş, ardından da “nitelikli yaşlanmanın” öneminden söz etmiş… Koçyiğit’in, rol yaptığı belli de olsa bu sözleri kulağa hoş geliyor, ancak var olduğu dünya ile sokağın gerçeği arasında aşılmaz bir uçurum bulunduğunu görmemesi olağan… Bu gibi merkezlere gereksinim olabilir; ne yazık ki bunun yalnız varsıllar için değil, tüm yaş alanlar için bir hak olduğunu görmezden geliniyor. Yalnız kalan, yoksullukla boğuşan geniş halk kitleleri için “nitelikli yaşlanmak” bir düş olmamalı…
Sahnelerden, ekranlardan halka seslenenlerin; geçim sıkıntısı yaşayan, kirasını ödeyemeyen milyonlarca emeklinin bu merkezlere nasıl gireceğini sorgulamaması büyük bir çelişkidir. Sanatçının “yalnız hissetmemek, birikimlerini paylaşmak” üzerine kurduğu romantik tümceler; yirmibin lira ile ay sonunu getiremeyen çiftlerin mutfağındaki yangını söndürmeye yetmiyor. Koçyiğit’in, adaletsiz bölüşümün oluşturduğu bu sınıfsal dışlanmışlığa diyeceği olmalıydı sözünün başında…
***
Ediz Hun, sinemanın bebek yüzlüsü… Projenin Avrupa’daki benzerlerini örnek gösteren Hun’un, “babamın çıkıp gezecek kimsesi kalmamıştı” diyerek anlattığı acıklı yalnızlık saptaması kuşkusuz doğrudur; ancak önerdiği çözümün adresi yine tuzu kurulara uzanıyor… Avrupa’daki emeklinin aldığı maaşla dünyayı gezdiği, en nitelikli bakım evlerinde devlet desteğiyle konakladığı bir düzenden örnek verip; kendi ülkesindeki emekliyi yirmibin liraya tutsak eden sisteme ilişkin tek bir söz söylememesi de “nerede” durduğunu da gösteriyor!
Tiyatro yapmak, resimle uğraşmak, olağanüstü bir bedensel yapıyı korumak kim istemez ki? Ya açlıkla sınan, ilaç parasından kısan, evinin ısınma giderini düşürmek için didinenler… Ediz Hun’un babasına “çık gez” sözüne, bugün açlık sınırının altında kalan milyonlarca emekli için “çıkıp hangi parayla, nereyi gezeceğiz” sorusuna çarparak dağılır. Babaların cebinde harçlık, içinde erinçle, bedel ödemeden sosyalleşebildiği kamusal alanlar sağlanabilir…
***
Sonuç olarak; Kütahya’dan yükselen “dev” proje, pırıltılı sunumlar perde görevinin ötesine gidemez! Sosyal hizmetlerin birer meta durumuna getirilmesi, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan “gerçek üreticileri” sistemin dışına itiyor. Bu yalnızca gücü olanın yaşama tutunduğu merkezlerle değil, her yurttaşın devlet güvencesiyle onurunu koruduğu bir düzende sağlanabilir. Sanatçıların alkış tuttuğu, Avrupa özentisiyle bezenmiş bu seçkinci modeller; bizdeki yaş almışların yaşamından uzak…
Halkın %85’ini görmezden gelen, sosyal adaleti kağıt üzerinde bırakan her adım, toplumsal ayrışmayı biraz daha körükler. Gerçek başarı; suça, şiddete, yalnızlığa giden yolları “yasaklarla” değil, hakça bölüşümle onarılır. Bir çocuğun gülüşünü, bir gencin umudunu, bir yaş almışın erincini koruyamayan hiçbir yapı “en büyük” olmayı hak edemez. Aklın yolu da insanlığın yolu da; anaparanın önceliklerini değil, insanca yaşamın gerekliliklerini temel alan bir barış ikliminden geçer. Yarınlar; her bireyin kendini değer bulduğu, açlık/ gelecek kaygısının son bulduğu ortak bir yaşamla aydınlanabilir ancak. 200426



