Demirtaş’tan Kavala’ya, Yüksekdağ’dan Can Atalay’a: Yeni dönem gerçekten hukuk dönemi olacak mı?
Türkiye yeni ve kritik bir eşikten geçiyor.
Yıllardır çatışma, terör, güvenlik politikaları, kutuplaşma ve ağır siyasi gerilimler üzerinden şekillenen bir dönemin ardından şimdi “Terörsüz Türkiye”, “toplumsal bütünleşme” ve “çerçeve yasa” kavramlarını konuşuyoruz.
TBMM’de kabul edilen yeni düzenleme, kuşkusuz Türkiye açısından önemli bir siyasi eşik.
Fakat tam da burada sormamız gereken daha büyük bir soru var:
Türkiye gerçekten yeni bir döneme giriyorsa, bu yeni dönemin adı yalnızca “terörsüz Türkiye” mi olacak, yoksa aynı zamanda “hukukun üstün olduğu Türkiye” mi olacak?
Çünkü gerçek barış yalnızca silahların susmasıyla kurulmaz.
Gerçek barış; adaletin, hukukun, özgürlüğün ve eşit yurttaşlığın da güvence altına alınmasıyla kurulur.
Ve bunun en önemli göstergelerinden biri de cezaevlerinin kapılarında saklıdır.
***
Bahçeli’nin Sözü Artık Bir Siyasi Mesaj Olmaktan Çıktı
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 5 Ağustos’ta yaptığı açıklamada son derece dikkat çekici bir cümle kurdu:
“Demirtaş evine, Ahmetler makama, Öcalan umut hakkına kavuşmalıdır.”
Bu söz sıradan bir siyasi açıklama değildir.
Çünkü Bahçeli, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin en sert siyasi tartışmalarının merkezinde bulunan bir isim olarak, bugün Selahattin Demirtaş’ın evine dönmesi gerektiğini açıkça ifade ediyor.
Peki,şimdi ne olacak?
Çerçeve yasa çıktı.
Bahçeli’nin sözü ortada.
Siyasi süreç yeni bir aşamaya geldi.
O halde artık soruyu ertelemek yerine açıkça sormak gerekiyor:
Demirtaş gerçekten evine dönecek mi?
Ama benim açımdan bundan daha önemli bir soru var:
Ya diğerleri?
***
Adalet Kişiye Göre Değişirse Barış Kalıcı Olmaz
Türkiye’nin hukuk tarihine baktığımızda cezaevlerinde yalnızca Selahattin Demirtaş’ın bulunmadığını görüyoruz.
Figen Yüksekdağ, Selçuk Mızraklı, Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden gibi isimler de farklı siyasi ve hukuki dosyalar nedeniyle cezaevlerinde bulunuyor.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta var:
Bu insanların tamamının hukuki dosyaları aynı değil.
Aynı suçlamalarla yargılanmadılar.
Aynı mahkemelerde yargılanmadılar.
Aynı siyasi çizgiyi temsil etmiyorlar.
Dolayısıyla hepsini tek bir hukuki kategoriye koymak doğru olmaz.
Ama hepsinin ortak bir sorusu var:
Türkiye’de hukuk gerçekten herkes için aynı mı işleyecek?
İşte yeni dönemin asıl sınavı budur.
***
Demirtaş Çıkarsa Ama Kavala İçeride Kalırsa?
Diyelim ki Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğünün önünü açacak bir hukuki süreç başladı.
Bu, elbette önemli bir gelişme olur.
Ama aynı gün Osman Kavala cezaevinde kalmaya devam ederse, Can Atalay’ın milletvekilliği konusunda Anayasa Mahkemesi kararları tartışılmaya devam ederse, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden cezaevinde tutulursa, Figen Yüksekdağ ve Selçuk Mızraklı’nın dosyaları aynı biçimde sürerse…
O zaman Türkiye toplumsal barışın tamamına değil, yalnızca bir bölümüne dokunmuş olur.
Oysa hukuk pazarlık konusu yapılabilecek bir alan değildir.
Bir insanın hangi siyasi görüşe sahip olduğuna bakılarak özgürlüğü belirlenemez.
Bir kişinin iktidara yakınlığı veya uzaklığı, hukuk karşısındaki durumunu değiştirmemelidir.
Hukukun temel ölçüsü budur.
***
Kavala’nın Dosyası da Bu Tablonun Bir Parçasıdır
Osman Kavala dosyası da burada özellikle önem taşıyor.
Kavala, 2017’den bu yana cezaevinde. Gezi davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi; AİHM ve insan hakları kuruluşları bakımından dosyanın hukuki boyutu yıllardır tartışılıyor. İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı da 2026 yılında Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Tayfun Kahraman’ın serbest bırakılması ve AİHM ile AYM kararlarının uygulanması çağrısını yineledi.
Burada mesele Kavala’nın siyasi görüşü değildir.
Mesele, hukuk devletinin kendi verdiği kararlarla ve taraf olduğu uluslararası hukukla kurduğu ilişkidir.
Aynı şeyi Can Atalay açısından da söyleyebiliriz.
Milletvekili seçilmiş bir kişinin Meclis’teki temsil hakkı konusunda yaşanan tartışmalar, artık yalnızca Can Atalay’ın kişisel meselesi olmaktan çıkmış, Türkiye’de yasama ile yargı arasındaki ilişkinin sembollerinden biri haline gelmiştir.
***
Barış Sadece İmralı’dan Veya Edirne’den Okunamaz
Türkiye’de bugün yapılan en büyük hata, barış ve demokratikleşme tartışmasını birkaç kişinin üzerinden okumaktır.
Oysa mesele çok daha büyüktür.
İmralı’daki Abdullah Öcalan’ın hukuki durumu…
Edirne’deki Selahattin Demirtaş’ın durumu…
Sincan’daki Figen Yüksekdağ ve diğer siyasetçilerin durumu…
Gezi davasındaki Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in durumu…
Bunların her biri farklı dosyalardır.
Fakat hepsi Türkiye’nin hukuk devleti sınavının farklı yüzleridir.
Bu nedenle yeni dönem gerçekten yeni bir dönem olacaksa, yalnızca belirli isimlerin serbest bırakılmasıyla yetinilmemelidir.
Bütün siyasi davalar yeniden hukuk süzgecinden geçirilmelidir.
***
“Siyasi Pazarlık” Değil, Hukuki Çözüm
Benim asıl itirazım tam da burada başlıyor.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir siyasi pazarlık değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmektir.
Çünkü siyasi pazarlıklar değişir.
Bugün bir siyasi aktör güçlüdür, yarın başka biri.
Bugün bir parti iktidardadır, yarın muhalefette.
Bugün bir isim için kapılar açılır, yarın başka bir isim için kapanır.
Fakat hukuk kişilere göre değişmez.
Eğer değişiyorsa orada hukuk devleti değil, güç dengeleri vardır.
Bu nedenle Demirtaş’ın özgürlüğünü yalnızca Demirtaş meselesi olarak görmemek gerekir.
Aynı şekilde Kavala’nın özgürlüğünü de yalnızca Kavala meselesi olarak görmemek gerekir.
Can Atalay’ın durumunu yalnızca Can Atalay meselesi olarak da görmemek gerekir.
Bunların tamamı Türkiye’nin hukuk meselesidir.
***
Yeni Dönemin Gerçek Sınavı
Çerçeve Yasa’nın kabul edilmesiyle birlikte yeni bir sayfa açıldığı söyleniyor.
Öyleyse bu sayfanın ilk cümlesi şu olmalı:
Hukuk herkes için eşit uygulanacaktır.
İkinci cümle:
Siyasi görüş nedeniyle kimseye farklı hukuk uygulanmayacaktır.
Üçüncü cümle:
AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanacaktır.
Dördüncü cümle:
Meclis’in iradesi, yargının bağımsızlığı ve yurttaşın temel hakları güvence altında olacaktır.
İşte o zaman Türkiye gerçekten yeni bir döneme girmiş olur.
***
Demirtaş Evine Dönerse Ne Olur?
Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğüne kavuşması Türkiye açısından önemli bir siyasi gelişme olur.
Ama asıl başarı Demirtaş’ın çıkması değildir.
Asıl başarı, Türkiye’nin bir daha hiçbir siyasetçiyi siyasi kimliği nedeniyle yıllarca cezaevinde tutmayacak bir hukuk düzenine kavuşmasıdır.
Demirtaş çıkar…
Yüksekdağ çıkar…
Mızraklı çıkar…
Kavala çıkar…
Can Atalay çıkar…
Tayfun Kahraman çıkar…
Çiğdem Mater çıkar…
Mine Özerden çıkar…
Ama yarın başka bir iktidar geldiğinde başka isimler aynı yöntemlerle cezaevine gönderilmeye devam ederse, biz hiçbir şeyi çözmüş olmayız.
Sadece mahpusların isimlerini değiştirmiş oluruz.
***
Bizim İhtiyacımız “Kim Çıkacak?” Sorusu Değil
Türkiye’nin artık sorması gereken soru şu değildir:
“Kim çıkacak?”
Asıl soru şudur:
“Bir daha kimsenin siyasi düşüncesi nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakılmayacağı bir hukuk düzenini nasıl kuracağız?”
İşte gerçek mesele budur.
Çünkü demokrasi, yalnızca kendi düşüncemizdeki insanların özgür olması değildir.
Demokrasi, sevmediğimiz, katılmadığımız, hatta ağır biçimde eleştirdiğimiz insanların dahi hukuk güvencesi altında olmasıdır.
Bu ilkeyi kabul edebilirsek gerçek bir demokratik toplum oluruz.
Kabul edemezsek iktidarlar değişir, isimler değişir, sloganlar değişir ama sistem değişmez.
***
SON SÖZ
Bugün Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var.
Silahların susması elbette değerlidir.
Ama silahların susmasının yanında hukukun da konuşması gerekir.
Barış yalnızca dağlarda değil, mahkeme salonlarında da kurulmalıdır.
Kardeşlik yalnızca siyasi kürsülerde değil, adalet duygusunda da yaşatılmalıdır.
Ve özgürlük yalnızca bir kesimin hakkı olarak değil, herkesin ortak değeri olarak görülmelidir.
Devlet Bahçeli’nin “Demirtaş evine kavuşmalıdır” sözü bu nedenle önemlidir.
Fakat bu sözün gerçek anlamını bulabilmesi için soru artık çok daha büyüktür:
Demirtaş evine dönecek mi?
Evet, bu önemli.
Ama Türkiye’nin geleceği açısından bundan daha önemli olan şudur:
Demirtaş’tan sonra Türkiye’de hukuk, bir daha hiçbir yurttaşı siyasi kimliğine göre ayırmayacak mı?
İşte yeni dönemin gerçek sınavı budur.
Ve tarih, yalnızca kimlerin serbest bırakıldığını değil, neden yıllarca özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarını da yazacaktır.



