Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan “İBB davası tutuklularından korkunç cezaevi iddiaları: ‘İlacı mazgaldan vereceğiz!” başlıklı haberinde cezaevi tutuklularının yaşadıklarını okuduğumda hayretlere düştüm. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı, “Yeni Türkiye” iddiasında bulunanların 2026’da yaptığı uygulamalar gerçekten insanlık dışı…
Anlatılanlar bir hukuk devletine değil, denetimsizliğin, keyfiliğin ve insan onurunun hiçe sayıldığı bir karanlığa işaret ediyor.
Bir ülkede adalet sadece mahkeme salonlarında değil, cezaevlerinin duvarları arasında da sınanır. Çünkü orası, devletin en çıplak haliyle yurttaşa temas ettiği yerdir. Ve eğer o temas işkenceye, aşağılamaya, ihmale dönüşmüşse ortada yalnızca bir “ceza infaz sistemi” değil, doğrudan bir insan hakları krizi vardır.
Yerde Yatan Adalet
“İki ay yerde yattık…”
Bu cümle bir detay değil, başlı başına bir çöküşün özetidir.
Koğuşta 10 kişinin yerde yatması, eşyaların çöp poşetlerinde tutulması, insanların göz göre göre hayatını kaybetmesi… Bunlar münferit değil; sistematik ihmalin, kapasite aşımının ve denetimsizliğin sonuçlarıdır.
Bir tutuklunun, arkadaşının gözleri önünde kalp krizi geçirip ölmesini izlemek zorunda kalması ve yardımın gelmemesi… Bu, sadece bir sağlık sorunu değil, doğrudan yaşam hakkı ihlalidir.
“İlacı Mazgaldan Veririz” Dediğiniz Yer Devlettir
Belki de en sarsıcı ifade:
“Ağzını mazgala yaklaştır, ilacı oradan vereceğiz.”
Bu söz, tek başına bir dönemin özeti olabilir.
Bu cümlede:
- İnsan yok
- Onur yok
- Tıp yok
- Hukuk yok
Sadece aşağılayıcı bir mekanik var.
Bir devleti devlet yapan şey, en zayıf durumdaki insana nasıl davrandığıdır. Ve burada karşımıza çıkan tablo, modern bir ceza sisteminden çok, insansızlaştırma pratiğidir.
2026’da Keneler, Verem ve Yara İçinde İnsanlar
Anlatılanlara bakıyoruz:
- Koğuşlarda keneler
- 60–70 kişilik aşırı doluluk
- Verem karantinası
- Doktora erişememe
- İlaçsızlık
- Yara bere içinde bedenler
Bu tablo, geri kalmış bir ülke klişesi bile değil artık. Çünkü mesele yoksulluk değil; tercih edilen ihmal.
2026 yılında bir cezaevinde insanların “revire çıkmayı uzaya gitmeye benzetmesi”, sağlık sisteminin içeride tamamen çöktüğünü gösterir.
Suçluyla Değil, Sistemle Yüzleşme
Bir başka çarpıcı nokta:
Uyuşturucu ve cinayet suçlularıyla aynı koğuşlara konulan tutuklular…
Bu durum, yalnızca güvenlik değil, hukuki statü ihlalidir.
Tutuklu ile hükümlü arasındaki farkın ortadan kaldırılması, “masumiyet karinesi”nin fiilen yok sayılmasıdır.
İnsanlar daha yargılanmadan cezalandırılıyor.
“İlla Ölmek mi Gerek?”
Bu soru bir isyan değil, bir teşhistir.
Bir ülkede insanlar sağlık hizmetine ulaşmak için ölme noktasına gelmeyi bekliyorsa, orada sistem çalışmıyor demektir.
“Kalabalık sayesinde ölmedi” ifadesi ise trajedinin zirvesidir. Normalde bir risk olan kalabalık, hayatta kalma şansına dönüşmüş.
Bu, düzenin tersine döndüğünün kanıtıdır.
Yeni Türkiye mi, Eski Karanlık mı?
“Yeni Türkiye” söylemi yıllardır tekrarlanıyor.
Peki bu mu yeni olan?
- Aşırı dolu koğuşlar
- Sağlığa erişemeyen tutuklular
- Aşağılayıcı muamele
- Ölümler, hastalıklar, ihmal
Eğer bu tablo “yeni” ise, sorun sadece uygulamada değil, zihniyettedir.
Sonuç: Cezaevi Aynadır
Cezaevleri bir ülkenin aynasıdır.
Orada gördüğünüz şey:
- Hukukun seviyesi
- Devletin vicdanı
- İktidarın insan anlayışıdır
Bugün o aynaya baktığımızda gördüğümüz şey açık:
Adalet sadece gecikmiyor…
Aynı zamanda yerde yatıyor, hastalanıyor ve mazgaldan verilmeye çalışılıyor.
Editör Notu
Bu yazıda yer alan iddialar, mahkeme savunmaları ve avukat beyanlarına dayanmaktadır. Cezaevlerindeki koşulların bağımsız ve şeffaf biçimde denetlenmesi, hem hukuk devleti ilkesinin hem de insan haklarının gereğidir.



