3 Mayıs tarihi, 1944 yılından bu yana “Türkçülük Günü” olarak kutlanıyor. Dün bir okurum bana “Neden Türkçülük üzerine bir şeyler yazmıyorsun?” diye sordu. Neden yazmayayım ki?
Kendisine “Türküm ama Türkçü değilim” demiştim. Eğer, Osmanlı çöküş döneminde, 20. yüzyıl başındaki karmaşada yaşıyor olsaydım, Cumhuriyet kurucu düşüncesi üzerine önemli etkileri olmuş Yusuf Akçura’nın ayrı başlıklar altında topladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” olan “Ümmetçilik, Osmanlıcılık ve Türkçülük” arasından kendimi Türkçü kanada daha yakın hissederdim.
“Bundan kırk yıl önce Türklük ya da edebi alanda Türk sözcüğü kaba, yabani anlamına gelen bir sövgü olarak değerlendiriliyordu. İstanbul’daki Türkler arasında Türk milliyetçiliği sorunuyla ya da Türk dilleriyle ciddi bir biçimde ilgilenen bir tek kişiye rastlamadım’. (…) Böylece, tâbi milliyetler arasında milliyetçiliğin etkileri kendisini hissettirir ve Yunanistan’ın bağımsızlık, Sırbistan’ın özerklik kazanması gibi olgularla gün ışığına çıkarken, imparatorluğun Osmanlı-Türk yöneticilerinde ulus bilincine ilişkin hiçbir belirti görülmüyordu.” (François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, s 14) Yozlaşmış Osmanlı sarayı, devşirmeler, cariyeler saltanatında Türklük kavramını ve Türkçeyi hemen hiç kullanmayan, hatta aşağı gören bir kültürel tutum içindeydi. Bu konuyu Türkiye Cumhuriyeti uluslaşma sürecini incelemeye çalıştığım Anadolu Rönesansı adlı kitabımda ayrıntılarıyla ele aldım.
Milliyetçilik, özünde kendi ticari sınırlarını korumaya çalışan burjuva sınıfının doğuş ideolojisidir. Diğer sınıf ve zümrelerin de bu düşünce biçiminden kendi durum ve çıkarlarına çok da bakılmaksızın etkilendikleri ve özellikle kapitalizmin Alman faşizminde olduğu gibi, “Milliyetçilik” ve ırkçılık düşüncesini mızrak ucu gibi kullandığı çok görülmüştür.
Türkiye Cumhuriyeti öncesinde ortaya çıkan “Türkçü” akımın ilk temsilcileri kapitalist üretim biçimiyle Anadolu ve Urumeli topraklarından çok daha önce tanışmış Kırım ve Azerbaycan Türkleri arasından çıkmıştı. Gaspıralı İsmail adı bu bakımdan çok önemlidir. Cumhuriyet kuruluş aşamasında çok önemli düşünsel etkileri olmuş Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp adları da unutulmamalıdır. Akçura, 1919 yılında Türk Ocağı’nda verdiği konferansta Türkçülükle ilgili görüşlerini dile getirir, “İmperyalist Türkçülük” dediği ırkçı bakış açısına karşı çıkar, “Demokratik Türkçülük”ten yana tavrını ortaya koyar… : “Demokratik Türkçülük, milliyet esasını, her millet için bir hak olarak telakki ediyor ve Türkler için taleb ettiği bu hakkı, diğer milletlere de aynı derecede hak olarak tanıyordu. Meselâ Osmanlı İmparatorluğu’nda Arabların, Arnavutların ve diğer milletlerin bu hakka istinaden muhik olarak istediklerinin verilmesine taraftardı.”. (F. Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, s 145)
Gâzi Mustafa Kemal Atatürk ve çevresindeki aydınların da Cumhuriyet’in geleceği için yerli bir burjuva sınıfının gelişmesinden yana oldukları çok açıktır. Bu “burjuva” sempatisi, duygusal bir bağdan çok Cumhuriyet’in geleceğini koruyacak, Batı toplumlarında olduğu gibi gelişmiş bir burjuva sınıfına olan gereksinimden doğmuş olmalıydı. Kurtuluş Savaşı’nın arkasındaki temel güç de “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri”nde örgütlenmiş, “kediye göre budu” Yerli Burjuvazi idi.
Osmanlı’nın burjuvası, liman şehirlerinde konuşlanmış, emperyalistlere hammadde taşıyan ve onların mallarını dağıtan Rum ve Ermeni azınlık temsilcilerinden oluşan “Levanten burjuvazi” idi.
Atatürk’ün “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!”, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” gibi sözlerinin arkasında o zamanın tarihi gerekliliği, Osmanlı hanedanının yüzlerce yıl geride tutmaya, hatta aşağılamaya çalıştığı Türklük bilinci vardır.
Cumhuriyet kurucuları, İş Bankası kuruluşu, gümrük duvarlarının yüksek tutulması, devlet ihaleleri ile bu sınıfın güçlenmesi için ellerinden geleni yaptılar. O “burjuva sınıfı” da II. Dünya Savaşı bitiminde, biti kanlanır kanlanmaz, Batı Finans Kapitali ve Batı burjuvazisinin çoktan toprağa gömdüğü, köylünün sırtından geçinen yerli Tefeci-Bezirgân asalaklığıyla aynı yatağa girerek Cumhuriyet’in kazandırdığı birçok yeniliği ve değeri Batılı dostlarına ve kendi içinden çıkmış, besleme ihaleci-meteahhit zümreye satmakta gecikmedi.
II. Dünya Savaşı yıllarında Alman Nasyonal Sosyalist Partisi, Türkiye’deki Türkçü kanat ile oldukça sıcak ilişkiler kurmuştu. Türkçü-Turancı yayınlar yapan dergi çevrelerine çok önemli maddi destekler sağladıklarına ilişkin birçok belge ve bilgi vardır.
Bugün 3 Mayıs Türkçülük gününü kutlayanların hangi bakış açısına sahip olduklarını anlayabilmek için bu tarihi geçmişe bakmakta yarar var. 3 Mayıs 1944 tarihinde, Irkçılık-Turancılık Davası olarak bilinen davanın ikinci duruşması için Ankara tren istasyonuna gelen, zamanında Atatürk için de olmadık şeyler ileri sürmüş Nihal Atsız’ın destekçileri, Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet’in kitaplarını yaktı. Miting ağırlıklı olarak “komünistlere” karşı slogan atan Turancı Türkçüler tarafından düzenlenmişti.
“Türkçülük” konusuna girildiğinde beni en çok duygulandıran olaylardan birisi de kendilerini katışıksız Türkçü saydıklarına inandığım birilerinin İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı olarak işine gitmek üzere evinden çıkmış, Ziya Gökalp ile ilgili üç kitap yazmış ve Ziya Gökalp’ı çok önemli bir toplum araştırmacısı saymış, Köy Enstitüleri öğretmeni Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’i kurşun yağdırarak öldürmüş olmalarıdır.
Onlar eğer biraz okuyup aydınlanmış olsalar, ellerindeki silahları o büyük hocaya değil, kendilerini kışkırtanlara, tetikçilik yaptıranlara doğru çevirirlerdi.
Emperyalizm yeri geliyor milliyetçi akımları, yeri geliyor dinci akım ve örgütlenmeleri kendisine mızrak ucu gibi kullanıyor. Türkiye ne yazık ki seksen yıldır bu nedenle büyük acılar yaşıyor, bir adım ileri, iki adım geri giderek kültürel anlamda yerinde sayıyor.
Kuşkusuz ki, ben de dedeleri Ahıska kökenli bir Türküm ama Türkçü değilim. Yârin yanağından gayri her şeyin kardeşçe paylaşılacağı bir dünyanın kurulmasından, bütün halkların kardeşliğinden, barış içinde bir arada yaşamasından yanayım…
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…
05 Mayıs 2026, Alper Akçam



