CHP’de yaşanan tartışma bir “liderlik krizi” değildir. Bu, doğrudan doğruya ideolojik bir kopuşun, sınıfsal bir yönelim değişikliğinin ve örgütsel bir tasfiye sürecinin sonucudur.
Bu gerçeği görmeden yapılan her analiz, ya eksik ya da bilinçli bir körlüktür.
Kemal Kılıçdaroğlu dönemi, yalnızca seçim kayıplarıyla değil; partinin ideolojik omurgasının sistemli biçimde aşındırılmasıyla anılacaktır. 2010’dan 2023’e uzanan süreçte CHP, tarihsel olarak dayandığı Cumhuriyetçi, kamucu ve halkçı çizgiden uzaklaştırılmış; yerine kimliksiz, uzlaşmacı ve edilgen bir siyaset anlayışı yerleştirilmiştir.
Bu dönüşüm tesadüf değildir.
Mühürsüz zarfların kabulüne karşı etkisiz tepki, dokunulmazlıkların kaldırılmasına verilen destek ve kritik siyasi eşiklerde sergilenen pasif tutum, yalnızca “stratejik hata” olarak açıklanamaz. Bunlar, sistemle uyum arayan bir siyasetin bilinçli tercihleridir.
Daha da önemlisi, bu dönemde parti içi demokrasi büyük ölçüde askıya alınmış; liyakat, mücadele geçmişi ve ideolojik tutarlılık yerine “çevresel sadakat” esas alınmıştır. Cumhuriyetçi ve Atatürkçü kadroların tasfiye edilmesi, sadece bir kadro değişimi değil; partinin hafızasının silinmesi anlamına gelmiştir.
Ortaya çıkan yapı ise bugün herkesin bildiği ama yüksek sesle söylemekten kaçındığı bir gerçeği açığa çıkarmıştır: CHP, kendi içindeki kliklerin ve hiziplerin mücadele alanına dönüşmüştür.
“Değişim” adı altında yürütülen süreç, gerçekte bir yenilenme değil; farklı gruplar arasında yürüyen bir iktidar mücadelesidir. Dün birlikte hareket edenlerin bugün birbirine karşı “yolsuzluk”, “ihanet” ve “çürüme” suçlamaları yöneltmesi, bu kavganın ilkesel değil konjonktürel olduğunu açıkça göstermektedir.
Bugün gelinen noktada, “Zübük” tartışmaları, medya polemikleri ve karşılıklı suçlamalar, bu büyük ideolojik boşluğun üzerini örtmeye yetmemektedir.
Asıl mesele şudur:
CHP, bir düzen partisi mi olacak, yoksa yeniden halkçı ve Cumhuriyetçi bir hat mı kuracaktır?
Bu sorunun cevabı, sadece bir lider değişimiyle verilemez. Çünkü sorun kişiler değil, yönelimdir.
Eğer gerçekten bir çıkış aranıyorsa, bu ancak açık bir ideolojik netleşmeyle mümkündür:
Kamuculuk mu, piyasacılık mı?
Halkçılık mı, elit uzlaşmacılığı mı?
Cumhuriyetçilik mi, kimliksiz siyaset mi?
Bu sorulara net yanıt verilmeden yapılan her “değişim” çağrısı, mevcut krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.
Kılıçdaroğlu’nun hâlâ bir tabana sahip olması, bu gerçeğin bir sonucudur. Çünkü mesele yalnızca bir lider meselesi değil; tasfiye edilen bir siyasal hattın yeniden kendini var etme arayışıdır.
Bugün CHP’nin önünde iki yol vardır:
Ya iç hesaplaşmalarla enerjisini tüketen, yönsüz bir yapı olarak kalacak…
Ya da geçmişin hatalarıyla yüzleşip, Cumhuriyetçi ve halkçı kökleriyle yeniden buluşacaktır.
Aksi halde bu tartışmaların sonu yoktur.
Çünkü ideolojisiz siyaset, her zaman en sert kavgaların en anlamsız olanını üretir. Rant ve çıkar ilişkilerinden öteye gidemez.



