İktidar Olmak İsteyen Muhalefet, Önce Siyaset Dilini Değiştirmeli

Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye, yaklaşık çeyrek asırdır Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarı tarafından yönetiliyor.

featured

Türkiye, yaklaşık çeyrek asırdır Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarı tarafından yönetiliyor. Bu uzun iktidar dönemini değerlendirdiğimizde, ülkenin ekonomik yapısından üretim politikalarına, istihdamdan kamu kaynaklarının kullanımına kadar pek çok alanda ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Yanlış yatırım tercihleri, özelleştirme politikaları, üretim ekonomisinin yeterince güçlendirilememesi, işsizlik ve hayat pahalılığı, toplumun geniş kesimlerini doğrudan etkiliyor.

Bütün bu sorunlara rağmen iktidarın siyasi gücünü koruyabilmesi, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Asıl soru, yalnızca iktidarın hangi yanlışları yaptığı değil, bu yanlışlara rağmen muhalefetin neden toplumun çoğunluğunu ikna edebilecek güçlü bir alternatif oluşturamadığıdır.

Çünkü bir ülkede iktidarın yıpranması, muhalefetin kendiliğinden iktidara geleceği anlamına gelmez. İktidarın başarısızlıkları kadar, muhalefetin kendisini nasıl anlattığı, hangi politikaları önerdiği ve toplumun hangi kesimlerine güven verdiği de belirleyicidir.

***

Ekonomik sorunlar tek başına yeterli mi?

Muhalefetin önemli bir bölümü, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları öne çıkararak iktidarın değişebileceğini düşünüyor. Elbette ekonomi, siyasetin en önemli belirleyicilerinden biridir. İnsanların alım gücünün düşmesi, emeklilerin geçim sıkıntısı çekmesi, gençlerin iş bulamaması, üreticilerin artan maliyetler karşısında zorlanması ve dar gelirli ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekmesi, siyasi iktidarın sorgulanmasını beraberinde getirir.

Ancak ekonomideki sorunları sıralamakla halkın güvenini kazanmak aynı şey değildir.

Seçmen, kendisine yalnızca mevcut durumun kötü olduğunu anlatan değil, bu durumdan nasıl çıkılacağını da açıklayan bir siyasi anlayış görmek ister. Üretim nasıl artırılacak? Tarım ve hayvancılık nasıl güçlendirilecek? Gençlere nasıl istihdam sağlanacak? Emeklilerin yaşam koşulları nasıl iyileştirilecek? Kamu kaynakları nasıl daha verimli kullanılacak? Gelir dağılımındaki adaletsizlik nasıl giderilecek?

Muhalefet bu sorulara açık, inandırıcı ve uygulanabilir cevaplar vermek zorundadır.

Dahası, ekonomik sıkıntı yaşayan her seçmenin siyasi tercihini yalnızca cüzdanındaki paraya göre belirlediğini düşünmek de doğru değildir. İnsanlar ekonomik beklentilerinin yanında inançlarını, tarihsel hafızalarını, kültürel bağlarını, aidiyet duygularını ve siyasi temsil konusunda duydukları güveni de dikkate alabilirler.

İşte muhalefetin üzerinde düşünmesi gereken temel meselelerden biri budur.

***

Meydanları doldurmak, ülkeyi yönetmeye yetmez

Siyasi partilerin miting düzenlemesi, meydanlarda halkla buluşması ve düşüncelerini kamuoyuna açıklaması demokratik hayatın doğal bir parçasıdır. Ancak siyaseti yalnızca mitinglere, sert konuşmalara ve sloganlara indirgemek, toplumun ihtiyaç duyduğu yönetim anlayışını ortaya koymaya yetmez.

Avazı çıktığı kadar bağırmak, iktidara yönelik eleştirileri sertleştirmek ve kalabalık meydanlarda slogan atmak, tek başına siyasi başarı getirmez.

İnsanlar artık kendilerine yalnızca kimin gitmesi gerektiğinin anlatılmasını değil, onun yerine kimin, nasıl ve hangi programla ülkeyi yöneteceğinin açıklanmasını bekliyor.

Bir siyasi hareketin iktidara talip olması, öncelikle yönetme iddiasını somutlaştırmasını gerektirir. Ekonomiden eğitime, dış politikadan güvenliğe, tarımdan sanayiye, adaletten sosyal politikalara kadar her alanda tutarlı bir program ortaya konulmalıdır.

Üstelik bu program yalnızca seçim dönemlerinde açıklanan vaatlerden ibaret kalmamalıdır. Toplum, siyasi partilerin ülkenin sorunlarını ne ölçüde kavradığını, çözüm önerilerinin ne kadar gerçekçi olduğunu ve bu önerileri hayata geçirebilecek bir kadroya sahip olup olmadığını görmek ister.

Muhalefetin görevi, iktidarın yanlışlarını teşhir etmekle sınırlı değildir. Asıl görevi, ülkenin geleceğine ilişkin güven veren bir seçenek oluşturmaktır.

***

Toplumu tanımadan toplumun desteği kazanılamaz

Türkiye’nin toplumsal yapısı, siyasi tercihleri yalnızca ekonomik çıkarlarla açıklamaya elverişli değildir. Din, tarih, gelenek, kültürel değerler ve ortak kimlik duygusu, toplumun önemli bir bölümünün düşünce dünyasında yer tutmaktadır.

Bu gerçekleri görmezden gelen veya bunları yalnızca aşılması gereken engeller olarak değerlendiren bir siyaset anlayışının, toplumun bütün kesimlerine ulaşması zorlaşabilir.

Burada anlatmak istediğim, siyasetin dinî duyguları istismar etmesi veya geleneklerin arkasına sığınması değildir. Tam tersine, inançların siyasi çıkarlar uğruna kullanılmasına karşı çıkarken toplumun inançlarına saygı duymak mümkündür. Laikliği savunmakla inançlı insanları dışlamak, çağdaşlığı savunmakla gelenekleri küçümsemek aynı şey değildir.

Demokratik bir siyaset, insanların farklı yaşam biçimlerine, inançlarına ve kültürel değerlerine saygı gösterirken ortak yurttaşlık bilincini güçlendirebilmelidir.

Muhalefet, muhafazakâr seçmeni karşısına alarak değil, onun kaygılarını ve beklentilerini anlayarak siyaset üretmelidir. Aynı şekilde laik yaşam biçimini benimseyenleri, farklı etnik ve kültürel kimliklere sahip yurttaşları, gençleri, kadınları, emeklileri, işçileri ve üreticileri de ortak bir gelecek hedefinde buluşturabilmelidir.

Toplumun bir kesimini kazanmak için başka bir kesimini kaybetmeyi göze alan siyaset, geniş bir toplumsal uzlaşma oluşturamaz.

***

İktidar karşıtlığı, ortak siyaset programının yerini tutmaz

Muhalefetin önündeki önemli sorunlardan biri de farklı siyasi partilerin ve liderlerin ortak hedefler etrafında kalıcı bir iş birliği geliştirmekte zorlanmasıdır. Zaman zaman kurulan ittifaklar, seçim dönemlerinin ihtiyaçlarına cevap verse bile ortak bir yönetim anlayışı ve uzun vadeli program ortaya konulamadığında toplumda beklenen güveni oluşturamayabilir.

Siyasi partilerin farklı görüşlere sahip olması doğaldır. Demokratik hayatın zenginliği de buradan gelir. Ancak ülkenin temel sorunları söz konusu olduğunda farklılıkları koruyarak ortak çözümler üretebilmek, siyasi olgunluğun göstergesidir.

Bunun için liderlerin kişisel hesaplarını, parti içi çekişmeleri ve geçmişten gelen siyasi alışkanlıklarını bir kenara bırakmaları gerekir. Ülkenin geleceği, kişisel kariyerlerin veya dar parti çıkarlarının önünde tutulmalıdır.

Muhalefet yalnızca Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir araya gelmeye çalışırsa toplumun bütün kesimlerine hitap eden bir yönetim iddiası ortaya koymakta zorlanabilir. Çünkü bir kişiye veya iktidara karşı olmak, ülkeyi hangi ilkelerle yöneteceğiniz sorusuna cevap vermez.

Asıl ihtiyaç, ortak demokratik ilkeler, uygulanabilir ekonomik politikalar, hukuk devleti, sosyal adalet ve toplumsal barış etrafında şekillenen bir programdır.

Böyle bir programın oluşturulması, partilerin kendi kimliklerinden vazgeçmesini gerektirmez. Gereken, farklılıkların ülkenin ortak çıkarları doğrultusunda yönetilebilmesidir.

***

Barış dili ve toplumsal uzlaşma

Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu siyaset anlayışının temelinde barış dili bulunmalıdır. Toplumu sürekli kamplara ayıran, insanları birbirine karşı konumlandıran ve farklı düşünenleri düşmanlaştıran bir dil, demokratik siyasetin imkânlarını daraltır.

Siyasi rekabet elbette olacaktır. İktidar eleştirilecek, yanlış politikalar sorgulanacak, farklı görüşler açıkça savunulacaktır. Ancak eleştiri ile düşmanlaştırma, mücadele ile kutuplaştırma birbirinden ayrılmalıdır.

Muhalefet, ülkenin sorunlarını anlatırken toplumun hiçbir kesimini karşısına almadan da kararlı bir siyaset yürütebilir. Haksızlıkları dile getirmek için insanları aşağılamak, inançları küçümsemek veya geçmişten gelen kültürel bağları değersizleştirmek zorunda değildir.

Aksine, farklı kesimlerin kendilerini içinde görebildiği bir siyaset dili, ortak sorunlar etrafında buluşmayı kolaylaştırabilir.

Barış dili, sorunları örtbas etmek anlamına gelmez. Barış; adaletin, eşitliğin, hukukun ve karşılıklı saygının bulunduğu bir toplumsal düzenin kurulması için çaba göstermektir. Toplumsal uzlaşma da herkesin aynı düşünmesi değil, farklılıkların demokratik kurallar çerçevesinde bir arada yaşayabilmesidir.

***

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir yönetim anlayışıdır

Türkiye’nin geleceğini yalnızca mevcut iktidarın değişip değişmemesi üzerinden tartışmak yeterli değildir. Asıl mesele, ülkenin hangi yönetim anlayışıyla daha adil, daha üretken, daha özgür ve daha huzurlu bir geleceğe taşınacağıdır.

Bunun için üretimi merkeze alan bir ekonomi politikası, liyakati esas alan bir kamu yönetimi, bağımsız ve tarafsız işleyen bir adalet sistemi, gençlere gelecek umudu veren bir eğitim ve istihdam politikası gereklidir. Kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanmalı; siyasi tercihler ne olursa olsun bütün yurttaşların eşit haklara sahip olduğu güvence altına alınmalıdır.

Ancak bu hedeflere ulaşmak için teknik programlar hazırlamak da tek başına yeterli değildir. Siyaset, toplumun beklentilerini anlayabilmeli ve bu hedefleri insanların günlük hayatıyla ilişkilendirebilmelidir.

İnsanlara yalnızca neyin yanlış olduğunu değil, neyin mümkün olduğunu da anlatmak gerekir. Korkular üzerinden değil, güven üzerinden; ayrışma üzerinden değil, ortaklık üzerinden; kişisel hesaplar üzerinden değil, toplumsal sorumluluk üzerinden siyaset yapılmalıdır.

Muhalefetin önünde önemli bir fırsat kadar ciddi bir sorumluluk da bulunmaktadır. Bu sorumluluk, iktidarın hatalarından siyasi kazanç sağlamaya çalışmaktan ibaret değildir. Ülkenin sorunlarına çözüm üretmek, toplumun farklı kesimlerini dinlemek ve iktidara geldiğinde nasıl bir Türkiye kuracağını bugünden açıkça ortaya koymaktır.

İktidar olmak isteyen muhalefet, önce kendi siyaset anlayışını değiştirmek zorundadır. Çünkü iktidarı eleştirmekle iktidara hazır olmak aynı şey değildir. Halkın güvenini kazanmak isteyenler, meydanlarda seslerini yükseltmekten önce düşüncelerini derinleştirmeli, politikalarını somutlaştırmalı ve toplumun tamamına hitap edebilen bir dil geliştirmelidir.

Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca bir iktidarın değişmesi değil; ülkeyi daha iyi yönetebilecek, toplumsal barışı güçlendirecek ve ortak geleceğe ilişkin güven oluşturacak bir siyasi anlayışın ortaya çıkmasıdır.

 





Abonelik

Sol Medya'ya destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Sol Medya ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!