Türk siyasetinde bir süredir öylesine büyük bir kasırga esiyor ki, etkileri yalnızca siyaset kurumunda değil, belediyelerden parti örgütlerine, siyasetçilerin duruşundan kişisel hesaplarına kadar birçok alanda kendisini göstermeye devam ediyor.
Türk siyasetinde bir süredir öylesine büyük bir kasırga esiyor ki, etkileri yalnızca siyaset kurumunda değil, belediyelerden parti örgütlerine, siyasetçilerin duruşundan kişisel hesaplarına kadar birçok alanda kendisini göstermeye devam ediyor.
Kasırga başladığında kimileri ne olduğunu anlamaya çalıştı, kimileri rüzgârın yönünü bekledi, kimileri ise daha güçlü esen tarafa doğru savruldu.
Ama siyasette asıl mesele, fırtınanın hangi yönden estiği değildir.
Asıl mesele, fırtına çıktığında kimin yerinde kaldığıdır.
Bugün Türk siyasetinde yaşananların en çarpıcı taraflarından biri de budur.
***
Adı Yeni, Siyaseti Eski Olanlar
Parti içi demokrasiden kaçan, eleştiriye tahammül göstermeyen, örgüt iradesini kendi siyasi hesaplarının önünde görmeyen bazı siyasetçiler, kendilerini yeniden siyasetin tepesinde tutabilmek ve mevcut koltuklarını koruyabilmek adına yeni siyasi yapılanmaların arkasına sığındılar.
Adları yeni olabilir.
Söylemleri değişmiş olabilir.
Ancak siyaset anlayışları hiç de yeni değildir.
Çünkü isimleri değiştirerek siyaset yenilenmez.
Tabela değiştirerek demokrasi gelmez.
Yeni bir parti kurmak, eski alışkanlıkları ortadan kaldırmaz.
Eğer siyasetçinin anlayışı hâlâ kişisel ikbal, makam ve koltuk üzerine kuruluyorsa, kurulan yapının adının ne olduğunun hiçbir önemi yoktur.
Siyasette esas olan tabelalar değil, ilkeler ve siyasi ahlaktır.
Ne yazık ki bu süreçte bazı çevreler de siyasi analizden, ülke gerçeklerinden ve toplumsal ihtiyaçlardan uzak bir anlayışla bu savrulmaya alkış tutmayı tercih etti.
Kimileri siyasetçinin ne söylediğine değil, kendilerine ne vaat ettiğine baktı.
Kimileri ilkeye değil, çıkar ilişkisine göre pozisyon aldı.
Kimileri ise dün söylediklerini bugün unutarak, dün eleştirdiğinin bugün yanında saf tuttu.
Oysa siyaset, hafızasını kaybettiğinde güvenini de kaybeder.
***
Belediyelerdeki Savrulma Daha da Dikkat Çekici
Bu siyasi savrulmanın bir başka boyutu ise belediyelerde yaşanıyor.
Kamuoyunun yakından takip ettiği bazı belediye başkanlarının siyasi tercihlerindeki değişiklikler, yalnızca parti değiştirme meselesi olarak değerlendirilemez.
Çünkü seçilmiş bir belediye başkanının siyasi çizgisini değiştirmesi, beraberinde şu soruyu da getirir:
Neden?
Dün ağır biçimde eleştirdiği siyasi yapının bugün saflarına katılanların hangi gerekçeyle bu tercihi yaptıkları kamuoyuna açık ve inandırıcı biçimde anlatılmalıdır.
Çünkü belediye başkanlığı kişisel bir mülk değildir.
O makam, halkın emanetidir.
Seçimle kazanılan bir görev, kişisel çıkarların veya siyasi hesapların güvence altına alınması için kullanılamaz.
Hele hele siyasi geçmişinde ağır biçimde eleştirdiği bir partiye, iktidar dengelerinin değiştiği bir dönemde geçmek, ister istemez kamuoyunda çok daha büyük soru işaretleri yaratır.
Burada yapılması gereken insanların suçlu ilan edilmesi değil, hesap verilebilirliğin ve şeffaflığın sağlanmasıdır.
Bir belediye başkanı hakkında herhangi bir usulsüzlük, yolsuzluk veya kamu zararı iddiası varsa bunun adresi siyasi parti koridorları değil, hukuk ve bağımsız denetim mekanizmalarıdır.
Kim ne yaptıysa ortaya çıkarılmalıdır.
Kim temizse aklanmalıdır.
Kim yanlış yaptıysa hesabını vermelidir.
Siyaset, hesap vermekten kaçış yolu olmamalıdır.
***
Atatürk’ün Bıraktığı İki Büyük Eser
Bütün bu tartışmaların ortasında unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek var.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi’ne yüklediği tarihsel anlamdır.
Atatürk’e atfedilen ve CHP’nin tarihsel kimliğini anlatmak için sıkça kullanılan ifadeyle, onun iki büyük eserinden söz edilir: Cumhuriyet ve Cumhuriyet Halk Partisi.
Bu iki eser, birbirinden bağımsız düşünülemez.
Cumhuriyet; egemenliğin millete ait olmasıdır.
CHP ise bu Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin, bağımsızlık anlayışının, halkçılığın, laikliğin ve çağdaşlaşma hedefinin siyasi tarihimizdeki önemli taşıyıcılarından biridir.
Bu nedenle CHP’yi yalnızca bir siyasi parti tabelasından ibaret görmek büyük bir yanılgıdır.
CHP’nin tarihsel birikimi, milyonlarca insanın emeğiyle oluşmuştur.
Bu partinin içinde yıllarca görev yapan, hiçbir makam beklemeden sandık başında çalışan, seçimden seçime değil her gün örgütün yükünü taşıyan insanlar vardır.
İşte asıl sahip çıkılması gerekenler onlardır.
***
Asıl Sadakat Zor Günlerde Belli Olur
Siyasette herkes işler iyi giderken yanınızda olabilir.
Koltuklar dağıtılırken, makamlar paylaşılırken, alkışlar yükselirken sadakat göstermek kolaydır.
Asıl mesele, işler kötüye gittiğinde nerede durduğunuzdur.
Partiniz zor günlerden geçerken mi yanındasınız?
Eleştirildiğinizde mi ilkeleri savunuyorsunuz?
Kendi çıkarınız zarar gördüğünde de aynı siyasi çizgiyi sürdürebiliyor musunuz?
İşte gerçek siyasi karakter burada ortaya çıkar.
Yıllarca Cumhuriyet Halk Partisi’ne emek vermiş, örgütlerinde görev yapmış, seçim meydanlarında çalışmış, sandık başında beklemiş, partinin ilkelerini savunmuş insanlar bugün de en zor koşullarda mücadelelerini sürdürüyorlar.
Onların siyasetten beklentisi makam değildir.
Onların mücadelesi bir koltuğu korumak değildir.
Onların derdi, kişisel ikbal değil; Cumhuriyet değerlerinin, sosyal demokrasinin, halkın ve örgütlü siyasetin ayakta kalmasıdır.
İşte gerçek sadakat budur.
***
Kasırgada Savrulanlarla Mücadele Edenler Aynı Değildir
Bugün CHP içerisinde yaşananları değerlendirirken herkesin aynı kefeye konulması da doğru değildir.
Bir tarafta siyasi rüzgâr nereye eserse oraya dönenler var.
Diğer tarafta ise yıllardır partisinin içinde mücadele eden, yanlış gördüğünde eleştiren ama zor gün geldiğinde partisinin yanında duranlar var.
Bu ikisi arasında çok büyük bir fark vardır.
Partisine koşulsuz itaat etmek başka şeydir.
Partisine ve ilkelerine sadık kalmak başka şeydir.
Gerçek parti insanı, yanlış gördüğünde susmaz.
Ama çözümü de partisinden kaçmakta aramaz.
Demokrasinin olmadığı yerde demokrasi talep eder.
Liyakat yoksa liyakat ister.
Örgütün iradesi yok sayılıyorsa buna karşı çıkar.
Ancak bütün bunları yaparken partisinin tarihsel sorumluluğunu ve Cumhuriyet değerlerini terk etmez.
Çünkü eleştirmek başka, terk etmek başkadır.
***
Siyasetin Gerçek Ölçüsü
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni siyasi savrulmalar değil, ilkeli ve güvenilir bir siyasettir.
İnsanların siyasetçiye yeniden güvenebilmesi için verilen sözlerin tutulması, makamların kişisel çıkar için kullanılmaması, kamu kaynaklarının korunması ve siyasetin hesap verebilir hale gelmesi gerekiyor.
Partilerde gerçek demokrasi işletilmeli.
Örgütlerin iradesi önemsenmeli.
Liyakat, sadakat ve kişisel yakınlığın önüne geçirilmelidir.
Belediyeler siyasi ikbal hesaplarının değil, halkın hizmet kurumları olmalıdır.
Ve en önemlisi, siyasetçinin gerçek değeri bulunduğu makamla değil, makamdan ayrıldığında geride bıraktığı güvenle ölçülmelidir.
Çünkü koltuklar geçicidir.
Parti yöneticileri değişir.
Belediye başkanları değişir.
Siyasi dengeler değişir.
Ama Cumhuriyet kalır.
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel sorumluluğu da kişilerin siyasi kariyerlerinden çok daha büyüktür.
Bugün kasırgada savrulanların kim olduğunu zaman gösterecek.
Ama bir gerçek şimdiden ortadadır:
Fırtınalı havalarda yönünü değiştirmeyenler, siyasetin gerçek sahipleridir.
Çünkü siyaset, rüzgâra göre yön değiştirmek değil; inandığın doğruların arkasında, gerektiğinde tek başına bile dimdik durabilmektir.
Ve gün gelir, bütün siyasi hesaplar unutulur.
Geride yalnızca şu soru kalır:
Zor gün geldiğinde sen neredeydin?




Kemal Kılıçdaroğlu’nu ve butlan anlayışını savunduğunuz sürece anlattığınız hiçbir şey benim için anlam taşımıyor.
Önce bu yanlış tutumla yüzleşip ondan vazgeçtiğinizi görmeliyim;
ancak o zaman sözlerinize inanabilirim.
Yıllarca emek verdiğin bir partiyi savunmak, “butlan anlayışını savunmak” anlamına gelmez. Tam tersine, insanın kendi partisinin içinde gördüğü yanlışa karşı demokrasi mücadelesi vermesi, bulunduğu yeri terk etmekten çok daha anlamlı ve onurlu bir duruştur.
Önce şu kavramı doğru yere oturtalım: “Butlan”, hukuken bir işlemin yok hükmünde sayılması anlamına gelir. Bu tartışmada mahkeme kararının ortaya çıkardığı sonuç üzerinden kimin ve hangi iradenin tartışmanın konusu olduğu bellidir. Dolayısıyla meseleyi Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunmak ya da Özgür Özel’i savunmak gibi kişisel bir tercihe indirgemek, asıl siyasi ve hukuki tartışmayı gölgeler.
Benim söylediğim şudur: Bir partide yanlış gördüğüm uygulamalara karşı çıkarken o partiyi terk etmek zorunda değilim. Aynı ailede kardeşlerden biri yanlış yaptı diye insan ailesini terk etmez; yanlışa karşı çıkar, doğrunun yanında durur. Siyasette de mesele budur.
Üstelik herkes kendi duruşuyla ve savunduğu fikirlerle yüzleşmek zorundadır. Ben olayları kişilere göre değil, gelişmeleri gözlemleyerek ve kendi değerlendirmemle analiz ediyorum. Yazdıklarımın sizin tarafınızdan kabul edilip edilmemesi benim için ölçü değildir.
Herkesin aklı, vicdanı ve değerlendirme yeteneği var. Farklı görüşleri okuyabilir, dinleyebilir ve sonunda kendi kararını verebilir.
Ben de tam olarak bunu yapıyorum: Birilerine inanmanızı istemiyorum; düşünmenizi ve kendi kararınızı vermenizi istiyorum.