Kimi “çok komik” olduğunu söylüyor, bana kalırsa “komiklikten” ötede bir şey; umursamazlık… Açlıkla şatafatı yan yana düşünebiliyoruz, sonra da bunu olağan bir yaşam biçimiymiş gibi izliyoruz… Şatafatı yaşayan da, onun döküntülerini kovalayanlar da “aynı geminin” yolcusu değil mi? “Biri yer, diğeri bakar; kıyamet bundan kopar” derler ya; sanki “kıyametin” sınavını “salgın” sürecinde yaşatmadılar gibi! Bir yanda gösterişli yaşamlar, öte yanda pazar filesine ne koyacağını düşünen dargelirliler… Bir yanda sofraların bolluğu, öte yanda çocuğuna meyve alamayan anne/babalar… Sonra çıkıp “kimseyi enflasyon altında ezdirmedik” deniliyor! Biraz fırsat bulsalar “kimseyi aç bırakmadık” diyecekler ya; sanki doyuran kendiler gibi, sanki yoksulluğun emeğiyle doydukları yalan gibi…
Emekli mi yaşamından hoşnut,çalışanmı yaşamından hoşnut, asgari ücretli mi, çiftçi mi, pazara çıktığında elindeki paranın yetmediğini gören yurttaş mı, her gün biraz daha küçülen esnaf mı yaşamından hoşnut? Söyleyin insanaşkına!
***
Duydunuz sanırım, “sabredin” benzeri sözler “iktidarın” her kanadından geliyor! İyi de… İnsan aç bırakıldıktan sonra “dişini sık” demekle becerilemediği mianlatılmak isteniyor, haksızlık yaptıklarını mı belirtiyor, halktan toplanan vergilerin uygun yerlere kullanmadığını mı vurguluyor? Yıllardır bir avuç dışında kalan milyonların ekmeğini küçülttünüz, yerel ya da bölgesel tüm çıkmazların bedelini dargelirliye ödettiniz, insanları yaşam alanının dışına çıkamaz duruma getirdiniz… “Sabredin, dişinizi sıkın” derken sözün arkasını getirmediniz, “doğalgaz bulduk” dediniz “akaryakıta zam” yaptınız! Ne yaptığınızı anlatamadınız ki!
Başta “helal etmek/ bağışlanmak” gibi sözcükler hiç umurumda değil; önemi de yok! “Sabredin” demenin de… Halkın iki yakasını bir araya getiremediğini, bunun nedeninin “iktidar” olduğunu, büyüyen harcamaların bedelini emekliye/ emekçiye ödettirildiğini siz de biliyor musunuz? Günlerdir Ankara sokaklarında eylem yapan madencilerin hak arama çabalarını görmezden geldiğinizi, aylardır maden emekçilerinin ailelerinin ne yiyip/ ne içtiklerini bilmeyi lüks saydığınızı, böyle olmasa patronu “suçlu” bulmaktan sorguya çekmeniz gerektiğini düşünmüyor musunuz? Yapmayın, oynamayın insanların aklıyla…
***
Bir de işin başka yanı var… Emekçiler geçim kaygısı yaşarken, firmalar mutluluktan göbek atmıyor; onlar da bir bir kepenklerini indiriyor, çalışanlarının işlerine son veriyor, üretimlerini yapacakları başka ülkeler arıyor… Bırakın yabancı anaparadarı, yerli olanları bile bu ülkede üretim yapmak yerine başka ülkelere gitmeyi yeğliyor! Toprağı olan üretici eli yapan girdiler nedeniyle istediği üretimi yapmak için uğraş veremiyor, verse de hasat döneminde zorluklar yaşıyor, taban fiyatı bir avuç tüccarı sevindirmek için geciktiriliyor, bu topraklarda üretilebilecek en temel ürünler dışalımla yurttaşın sofrasına getiriliyor…
Yoksullaşıyoruz… Kendi insanımızı, kendi değerlerimizi, kendi topraklarımızı, kendi coğrafyamızı, bireysel yaşamımızı bilmediğimizden dolayı yoksullaşıyoruz. “O” yoksulluğun içine yaşamı koyun, bilgiyi koyun, sofrayı koyun, üretimi koyun, toprağı koyun; aklınıza ne geliyorsa koyun! Siz bilgiden soğutulunca düşünce, düşünce olmayınca gelecek, geleceğin üzeri örtülünce de yaşam karabasana dönüşüyor işte böyle! Anaparadar kazanacak; tamam! Ancak emekçi de kazanacak, çünkü anaparadarın ürettiğini tüketecek! Tüketmenin önünü kestiğinizde, üreteni bitirirsiniz; o kadar!
***
Peki, “sabır” nereye dek sürer? Bir ay mı, bir yıl mı, beş yıl mı? Hiç bitmiyor ki! Her yinelenişinde yurttaşın omzuna başka yükler ekleniyor! Temel gereksinmelere ulaşması zorlaşıyor, eviçi erinçsizlik artıyor, sokakta şiddet büyüyor, marketlerde/ kasaplarda “tağşiş edilmiş” ürünlere denk geliniyor, öğrencilerin yurt sorunu büyüyor, orta gelirli aileler çocuklarına eğitim aldıramıyor, emekliler ağız sağlığına kavuşamıyor/ dişlerine bakım yaptıramıyor, sokak ortasında kadınlar katlediliyor, çocuklar dogmatik geleceğin içine sürükleniyor… “Sabır”, yaşamın içinde “yok olmanın” adı!
Bir ülke yurttaşından sürekli “sabır”isteniyorsa, önce o “sabrın” neden gerektiği anlatılmak, “halının altına” süpürülmemek zorunda! Yanlış nerede yapıldı, kim yaptı, bedelini kim ödüyor, bundan sonra ne değişecek? Bunların yanıtını vermeden “sabredin” demek, yurttaşın yaşamından çalınan zamanı görmezden gelmektir. İnsanlar artık daha fazla beklemek değil, neden beklediklerini bilmek istiyor. Bugün yaşanır; yarına bırakılan yaşamın adı da yaşam olmaz. 240826



