Türkiye’de siyaset artık bildiğimiz anlamıyla bir rekabet alanı olmaktan hızla uzaklaşıyor. Sandık henüz var, partiler henüz var, liderler henüz konuşuyor.
Ne var ki tüm bu görüntünün arkasında başka bir düzen inşa ediliyor.
Biz buna “Çok partili otokrasi” olarak okumaktayız.
Evet, birden fazla parti var.
Ne var ki, o partilerin iktidara gelme olasılığı sistematik biçimde ortadan kaldırılıyor. Seçimler şeklen sürüyor, fakat gerçek anlamda bir yarışın zemini giderek daraltılıyor. Daha da önemlisi, siyaset yalnızca sandıkta değil, parti içlerinde de yeniden dizayn ediliyor.
Bugün gelinen noktada asıl sorun şudur:
Bir siyasi parti kendi liderini gerçekten kendi iradesiyle seçebiliyor mu?
Tıpkı CHP’de olduğu gibi eğer bir genel başkan, bulunduğu konum itibarıyla iktidar için gerçek bir tehdit oluşturuyorsa, o ismin siyaset sahnesinde kalması giderek zorlaşıyor.
Yerine daha “Uyumlu”, daha “Tehlikesiz” isimlerin önü açılıyor.
Böylece muhalefet, görünürde var ama etkisiz bir yapıya dönüştürülüyor.
Bu yalnızca bir parti sorunu değil, sistem sorunudur.
Muhalefetin kendi liderini çıkaramadığı, kendi yönünü belirleyemediği bir düzende demokrasi yalnızca bir vitrin süsüne dönüşür.
Siyasal partiler, halkın iradesini temsil eden yapılar olmaktan çıkar;
Kontrol edilebilir alanlara indirgenir.
Daha da çarpıcı olan ise, bu sürecin bazı aktörler tarafından kabullenilmesidir. “Biz kendi alanımızı koruyalım da kim yönetirse yönetsin” anlayışı, siyasetin en tehlikeli teslimiyetidir.
Bu yaklaşım, sadece bir partiyi değil, doğrudan halkın iradesini değersizleştirir.
O yüzden sorun açık orta yerdedir!
Eğer bir ülkede muhalefetin liderini bile sistem belirliyorsa, orada seçimler yalnızca bir prosedürdür.
Eğer seçimler sadece prosedürse, o sistemin adı demokrasi değil, kontrollü bir düzendir.
Özelde bakarsak CHP’nin içine düşürüldüğü durum gerçek anlamda budur içi boşaltılmak istenmiştir!
Asıl soru ise şudur:
Bu düzen böyle devam mı edecek, yoksa siyaset yeniden gerçek anlamını mı bulacak mı?



