Bugün artık Butlancı Kayyım Kılıçdaroğlu dahil sıradan bir siyaset tartışmasının çok ötesindeyiz.
Konuşulanlar, bir parti sorunu ya da günlük siyasal çekişmeler hiç değil. Konuşulan şey, devletin nasıl bir yapıya evrildiği, güç ilişkilerinin nasıl yeniden kurulduğu ve toplumun bu süreçte nasıl konumlandırıldığıdır.
Ortaya atılan savlar ve son yıllarda yaşanan gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza şu tablo çıkıyor:
Devlet ile siyaset arasındaki sınır giderek silikleşiyor. Tek adam rejiminde;
Kurumların bağımsızlığı tartışılır hale geliyor.
Liyakat yerine sadakatin belirleyici olduğu yönündeki yaygın kanaat, artık sadece bir eleştiri değil, toplumun geniş kesimlerinde kabul gören bir gerçeklik algısına dönüşmüş durumda.
Bu durumun en somut örneklerinden biri, kamuya personel alımlarında ve kritik görevlendirmelerde yaşanan tartışmalardır.
Mülakat sistemine dair yıllardır süren “Adaletsizlik” eleştirileri, sadece bireysel mağduriyetler üretmiyor; aynı zamanda sistemin tamamına olan güveni aşındırıyor. İnsanlar artık “Çalışırsam kazanırım” değil, “bağlantım varsa kazanırım” düşüncesine itiliyor.
Bir yan vakıfların bu anlamda kullanıldığını devlette kadrolaşmanın önemli bir saç yayan oluşturduğu artık kamuoyunda yaygın bir gerçeklik olarak anılmaktadır.
Ancak sorunun bir diğer boyutu daha var ki, üzerinde özellikle durulması gerekiyor:
Yaklaşık on yıldır Türkiye siyasetinde en çok kullanılan araçlardan biri haline gelen “FETÖ” söylemi, bugün yeniden ısıtılarak belirli siyasi hedefler doğrultusunda devreye sokulmak isteniyor. Geçmişte yaşanan büyük travmaların ve haklı mücadele başlıklarının, bugün siyaseti dizayn etmenin bir aracı haline yeniden getirilmesi yönündeki savlar giderek daha fazla dillendiriliyor.
Özellikle ana muhalefet partisi olan CHP üzerinde kurulan baskı ve oluşturulmak istenen algı, bu çerçevede değerlendirilmek zorundadır. Zaman zaman gündeme getirilen operasyonlar, gözaltılar ya da soruşturmalar; gerçekten hukuksal bir gereklilik mi, yoksa kamuoyunu belirli bir yöne sevk etmek için mi kullanılıyor sorusu toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulmaktadır.
Eğer bu süreç, geçmişte olduğu gibi “Suç isnadı üzerinden siyasi alanı daraltma” yöntemine dönüşüyorsa,
YSK ile binlerce hakim savcının yeri özellikle seçilmiş yerler üzerinde atama yapılıyorsa bu durum yalnızca bir partinin sorunu olmaktan çıkmıştır.
Bu, doğrudan demokrasinin, adaletin işleyişine yönelik bir tartışmadır.
Bir ülkede muhalefet, sürekli olarak kriminalize edilme riski altında tutuluyorsa, orada sağlıklı bir siyasal rekabetten söz etmek olası değildir.
Daha da dikkat çekici olan ise, bu tür süreçlerin çoğu zaman “Göstermelik ama etkili” hamlelerle ilerlediğine dair savlardır.
Yani sonuç üretmekten çok algı üretmeye dönük adımlar; Toplumun zihninde iz bırakacak ama hukuksal olarak tartışmalı kalacak hamleler…
Bu durum, geçmişte yaşanan bazı örneklerle birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hale gelmektedir.
Benzer şekilde, güvenlik kavramı etrafında oluşan tartışmalar da dikkat çekici. Son yıllarda, olağanüstü durum söyleminin sıklaşması, kriz dilinin normalleşmesi ve toplumun sürekli bir “Tehdit” algısı içinde tutulması, önemli bir kırılmaya işaret ediyor.
Bir toplum ne kadar uzun süre korku psikolojisi içinde tutulursa, olağanüstü uygulamaları o kadar kolay kabullenir.
Yine bazı dönemlerde sosyal medyanın yavaşlatılması, erişim kısıtlamaları getirilmesi ya da belirli içeriklerin hızla kaldırılması, bilgi akışının ne kadar kontrol edilebilir hale geldiğini gösteren somut örneklerdir.
Bu durum, kriz anlarında toplumun neyi, ne kadar ve kimden öğrenebileceği sorusunu gündeme getiriyor.
Küresel oligarşik sermayenin, onun Ortadoğu valisinin zaman zaman dillendirdiği ve dayattığı;
Toplumun önüne konulan tablo şudur:
Bir yanda sürekli tehdit vurgusu,
Diğer yanda sürekli hedef gösterilen yapılar.
Bu ikisi arasında sıkışan bir toplum.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Bir noktadan sonra insanlar gerçeği değil, kendilerine sunulan çerçeveyi tartışmaya başlar.
Bu bir uyarıdır.
Bugün sessiz kalınan her konu, yarın daha büyük bir sorun olarak karşımıza çıkar.
Bugün sorgulanmayan her yöntem, yarın daha sert şekilde uygulanır.
Eğer bir ülkede:
Geçmişin travmaları sürekli yeniden üretiliyorsa,
Siyasal rekabet, suçlama dili üzerinden yürütülüyorsa,
Toplum korku ile yönlendirilmeye çalışılıyorsa,
orada herkesin durup düşünmesi gerekir.
Unutulmamalıdır ki:
Adalet, araçsallaştırıldığında güven kaybolur.
Güven kaybolduğunda ise toplum çözülmeye başlar.
Bu yüzden;
Sorgulamaktan vazgeçmeyin.
Duyduğunuz her şeyi araştırın.
Hiçbir söylemi sorgulamadan kabul etmeyin.
Özcesi sorun sadece bugün ki köhnemiş siyasal İslamın yapmak istediğini anlamak değil,
yarınlar adına Cumhuriyetin elde kalan temel değerlerini koruyabilmek, yeniden hukukun egemen olduğu adaletli bir yönetim ve toplum adına örgütlü mücadele içinde yer alarak saf tutmaktır…



