Çıplak arama ve çifte standart sorunu, Türkiye’de vicdanın ne kadar aşındığını, ne kadar seçici, çıkar odaklı ve hatta zaman zaman acımasız bir araç haline geldiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Fatoş Pınar Türker’in mahkeme salonunda anlattıklarıyla birlikte bu konu yeniden gündeme geldi. Yaşananlar elbette sarsıcı, elbette kabul edilemez.
Ancak asıl utanç verici olan, bu tür ağır insan hakları ihlallerine verilen tepkilerin kimliğe göre değişmesi, yani açık ve inkar edilemez bir çifte standardın hüküm sürmesidir.
Türkiye’de bu tür uygulamalar bugün ortaya çıkmış değil. Kadınların, demokrat, yurtsever öğrencilerin, sosyalist düşüncedeki insanların maruz kaldığı baskılar, aşağılamalar ve insan onurunu zedeleyen uygulamalar yıllardır sistematik biçimde yaşandı.
O dönemlerde bu ihlaller ya görmezden gelindi ya da “Hak etmişlerdir” denilerek meşrulaştırıldı.
Daha sonra aynı yöntemler, aynı sertlik ve hatta daha da acımasız bir biçimde KHK mağdurlarına yöneltildi.
Dün başkalarına reva görülen, bugün farklı kesimlere uygulanırken kimse bunun bir gün kendisine de dönebileceğini düşünmedi.
Yıllardır KHK mağdurlarının, farklı görüşlerden, farklı kimliklerden insanların maruz kaldığı çıplak arama uygulamaları defalarca dile getirildi.
Uluslararası kurumlarını, raporlarına girdi, Finlandiya raporu gibi sayısız tanıklık kamuoyuna sunuldu. Kadınlar yaşadıkları travmaları anlatmaya çalıştı.
Ama o zaman ne oldu?
Büyük bir sessizlik. Görmezden gelme. Hatta kimi zaman inkar ve suçlama.
O gün susanlar, bugün konuşurken hangi ahlaksal zemine dayanıyor?
Bugün aynı uygulamalar “Kendi mahallesine” dokunduğunda yükselen tepkiler, aslında bir vicdan uyanışından çok, çıkar merkezli bir refleksin ürünüdür.
Bu, gecikmiş bir yüzleşme değil;
Daha çok, başkasına reva görülenin kendine dokununca fark edilmesidir.
Bu farkındalık, eğer samimi değilse, hiçbir anlam taşımaz. Çünkü gerçek vicdan, yalnızca kendine yapılanı değil, başkasına yapılanı da aynı kararlılıkla reddeder.
Hak mücadelesi;
İnsan hakları, kimliklere göre savunulmaz.
Adalet, taraflara göre eğilip bükülemez. Eğer bir toplum, hak ihlallerine karşı ancak kendi grubuna zarar geldiğinde ses çıkarıyorsa, orada adaletten değil, kabile milliyetçiliğinden söz edilir.
Bu durum sadece ahlaksal bir çöküş değil, aynı zamanda toplumsal bir çürümenin de göstergesidir.
Bir yerde bir hak ihlali varsa, buna karşı çıkmak için mağdurun kim olduğuna bakılmamalı. Aksi halde bugün başkasına yapılan zulüm, yarın dönüp herkesi bulur ve o zaman kimsenin sığınacağı bir ilke kalmaz. Türkiye’nin yakın geçmişi bunun sayısız örneğiyle doludur.
Gerçek bir hukuk devleti, herkes için eşit hak ve onur demektir. Çıplak arama gibi insan onurunu ayaklar altına alan uygulamalara karşı durmak, ancak tutarlı, ilkesel ve korkusuz bir vicdanla olasıdır.
Seçici duyarlılık, aslında duyarsızlığın başka bir adıdır ve bu duyarsızlık, zamanla herkesi içine çeken bir karanlığa dönüşür.
Artık seçici değil, gerçekten evrensel, gerçekten tutarlı bir adalet anlayışına gereksinimiz var. Aksi halde bu çürüme derinleşmeye, toplumun her kesimini zehirlemeye ve sonunda geri dönülmesi çok daha zor bir noktaya sürüklemeye devam edecektir



