Bir dağınıklığın olduğunu sezinlemeyen yoktur kanımca! Bu “şikayet” olarak algılanmasın, bu bir yaşandığını kanıksama, görme, bilme, tanık olma… Buralara nasıl gelindiğini “anlayan/ uyaran” olduysa da umursanmadı demek ki! Örneğin bu denli “görgüden” uzak mıydık ki, ya da bu denli “ne yaptığını” bilmez miydik? Tamam, “ayrı bakışlar” bir varsıllıktır da, “karmaşıklık” değildir her şeyden önce… İnsanlar, toplum içerisinde yaşıyorlarsa eğer, toplumun tüm bireylerinin yaşamına karşı da hoşgörülü olmalıdır da, davranışlarıyla/ yaptıklarıyla biraz da üzerine düşen ödevi yerine getirmelidir!
Yaşayan bir tek kendiymiş gibi, bir kendisi için bunca kentler kurulmuş gibi, bir kendi istemleri doğrultusunda yaşamın koşulları belirlenecekmiş gibi, “kimsesiz” bir adada yaşamını sürdürüyormuş gibi “bencillikle” kendini göstermesi nasıl bir şey? Ne yapsa yeridir ne yapsa hakkıdır; böyle mi yaşam?
***
Biri çıkmıştı, yolun ortasında aracını durdurmuş, genç/ etekli bir kadın müzik eşliğinde dans ediyordu! Elbette oynasın/ zıplasın/ dans etsin/ halay çeksin de yol ortasında mı? Trafiği tıkayarak, arkadaki araçlardan yükselen korna sesleriyle yolun erincini bozarak mı? Kim, kime nasıl veriyor bu hakkı?
Yine trafikte, üstünde yanıp/ sönen ışıkların, gürültülü seslerin olduğu araçlar; çakarlı mı diyorlardı onlara, nedir onlar? Kimi kendini tanınmış, kimi bilindik, kimi güçlü göstermek için soytarılığını ortaya koyuyor! Haydi aracının tepesine koydun “sesli yanıp sönen ışığı”, gören de bir devlet yetkilisi ya da “ivedi” bir yere yetişecek bir görevli sanıp yol verdi sana, ancak ilk çevirmede kimliğini ele verdin de; vermesen ne olacaktı, araçların yol açması, arkandan “tamirci çırağı” gibi baka kalması ne katacaktı sana, hangi doyumuna katkısı olacaktı soytarılığından başka?
***
Herkesin “inancı” kendi “kutsalıdır.” Birinin “inancına” saygı beklemesi, “kendinin” başkasının inancına saygı duymasıyla başlar… Kimseyi suçlamadan, kimseyi “kendi” inandıklarına inanmıyor diye köşe sıkıştırmadan gereklerini yerine getirmek günümüz toplumlarının uyması gerekli koşulu… Günün en modern eşyalarını, teknolojisini “inanç” ayrımına gitmeden herkes nasıl hoşgörüyle kullanıyorsa, “gereklerini” yerine getirirken de aynı yaklaşımı göstermeli… Buna yaşadığımız toplumda laik yaşam diyoruz… Topluma açık ortak alanlarda, “ibadet” adı verilerek yapılan, kalabalık alanların ortasında/ kaldırımlarda/ işlek yolları tıkanacağı noktalarda/ alışveriş merkezlerinin salonlarında “inancın” kutsallığı/ gizliliği yok sayılarak namaza duranları görmüş olmalısınız… “İnancın”, bencil amaçlarla kullanılması değil mi bu?
Ne ilgisi var, diyeceksiniz de; toplumdaki dağınıklıktan söz ediyorum. Üç kişilik, beş kişilik dağınıklıklar değil bunlar… Televizyonların sabah kuşağını izlemiyor olsanız da mutlaka işlenen konuları duymuşsunuzdur! Evlerimizin içine dek sızan, kimin eli kimin cebinde belli olmayan izlenceler tam bir toplumsal çürüme belgesi… Ekranlara bir gelin çıkarılıyor, kayınıyla olan ilişkisini anlatıp, ardından çocuğun kayınbabasından olduğunu söylüyor…Benzer konuları televizyon dizilerinde de izliyorsunuz…
***
Bunca örnek, bunca görüntü, bunca çürüme; daha çoğundan da söz edilebilir… Bu yaşananlar tek bir gerçeği yansıtıyor: ortak yaşamın, duygudaşlığın, birlikte var olmanın izleri eriyor. Toplumsal düzen, bireyin bencilliğiyle çatışıyor. Bu dağınıklık yalnızca günlük yaşamı değil, geleceği de kemiriyor. Bunun nereye dek gideceği; bu dağınıklığın, bu çürümenin nelere neden olabileceği üzerinde durulmalı…
CHP, sokakta ikinci haftasını dolduruyor. Toplumda yaşanan bu ya da benzer çürümelere/ dağınıklığa karşı neler yapıldığını, nasıl önlemler/ çözümler üretildiğini herkes duymak istiyor! Yurttaşların büyük bir bölümü yaşamını sürdürebilmek için çaba harcarken, toplumun şımarık soytarılarının bulunduğu katmandan yansıyan çürümüşlükler iç bunaltırken, alanda yurttaşlarla buluşan CHP’nin göstereceği ivmeyi önemserken, tüm bunlar için atacakları somut adımları da duymak istiyorum… 140526



