Türkiye’de artık yeni bir dönemdeyiz. Bu dönemin adı “hukuk devleti” değil, “iddianame devleti”. Delilin değil niyetin, suçun değil hedefin esas alındığı bir rejimden söz ediyoruz. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ ve Necati Özkan hakkında hazırladığı “siyasal casusluk” iddianamesi, bu rejimin son ve en çıplak örneklerinden biridir.
İddianameyi okuyan herkes şunu fark eder: Ortada casusluk yok, ortada suç yok, ortada istihbarat faaliyeti yok. Ortada sadece siyasi iradenin hoşlanmadığı isimler ve onları susturmak için üretilmiş bir kurgu var.
Savcılık, iki sayfa boyunca “casusluk” kelimesinin Arapça kökenini anlatıyor. “Cess”, “cesse”, “araştırmak”, “haber toplamak”… Peki sonra ne oluyor? Bu uzun dilbilgisi dersinin sonunda tek bir somut veri var mı? Yabancı bir istihbarat örgütünün adı geçiyor mu? Aktarıldığı iddia edilen tek bir belge, tek bir veri, tek bir kayıt sunuluyor mu? Hayır.
Bir ülkede savcılık, kelimenin kökenini anlatmak zorunda kalıyorsa, bilin ki suçu anlatacak delili yoktur.
İddianamenin en çarpıcı bölümü ise 2019 yerel seçimlerinin “manipülasyon” olarak tanımlanmasıdır. Yani açıkça söyleniyor: Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanması başlı başına bir suçtur. İstanbul’u kazanmak, ülke siyasetinde söz sahibi olmak “örgütsel amaç” sayılmaktadır. Bu mantıkla bakıldığında, sandık artık meşru bir siyasal araç değil, potansiyel bir suç mahallidir.
Burada mesele İmamoğlu değildir. Mesele Yanardağ değildir. Mesele Özkan değildir. Mesele, iktidarın kaybettiği her alanı yargı yoluyla geri alma iradesidir.
Savcılık, Ekrem İmamoğlu’nu “örgüt lideri” ilan ederken, CHP’nin “ele geçirildiğini” iddia ediyor. Bir savcı, milyonlarca insanın oy verdiği bir partinin iç işleyişi hakkında bu kadar rahat hüküm verebiliyorsa, yargı artık anayasal bir kurum değil, siyasal bir aygıt haline gelmiş demektir.
Daha vahimi şudur: İddianamede adı geçen bazı kişiler hayatta bile değildir. Buna rağmen aylarca süren tutukluluklar, medya kuruluşlarına el koyma talepleri, “örgüt” anlatıları havada uçuşmaktadır. TELE1’e el koyma talebi, meselenin bir “casusluk” değil, basını susturma operasyonu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Casusluk ciddi bir suçtur. Ama tam da bu yüzden, ciddi deliller gerektirir. Bir ülkenin yurttaşlarını, gazetecilerini, siyasetçilerini; seçim kampanyası yürüttü diye, haber yaptı diye, iktidara rakip oldu diye casuslukla suçlayamazsınız. Bu, hukukun değil, korkunun dilidir.
Bugün Türkiye’de yargı bağımsız değildir. Bu artık bir tespit değil, somut dosyalarla kanıtlanmış bir gerçektir. Saray’ın siyasal ihtiyaçları, savcılık metinlerine birebir yansımaktadır. İddianameler, mahkemeler için değil, iktidar medyası için yazılmaktadır.
Bu dosya, hukuk tarihine bir “casusluk davası” olarak değil; yargının siyaset karşısında nasıl teslim alındığının belgesi olarak geçecektir.
Ve unutulmasın: Hukuku bu kadar zorlayanlar, yarın en çok hukuka ihtiyaç duyanlar olacaktır.




muhteşem bir yazı ve anlatım tarzı. Burhanettin Yılmaz’a kocaman bir alkış.