Türkiye’de uzun süredir tanık olduğumuz bir gerçek var: Hukuk, olması gereken yerden koparıldığında adalet üretmez; iktidarın aparatına dönüşür. CHP’li belediyelere yönelik önce “şafak operasyonları”, şimdi ise “gece yarısı baskınları” bu kopuşun en açık göstergelerinden biridir.
Bu tabloyu sadece “yolsuzlukla mücadele” başlığı altında okumak ya saflık olur ya da bilinçli bir körlük. Çünkü hukuk devleti, soruşturmayı değil; yöntemi tartışır. Eğer gerçekten bir suç varsa, yapılması gereken bellidir: Delil toplarsın, şeffaf soruşturma yürütürsün ve bağımsız yargı önünde hesabını sorarsın. Ama sen bunu yapmayıp, seçilmiş belediye başkanlarını sabaha karşı ya da gece yarısı gözaltına alarak kamuoyuna servis ediyorsan, burada amaç adalet değil, algıdır.
Bu bir siyasal mühendislik operasyonudur.
23 yıldır iktidarda olan bir yönetimin, toplumsal desteğinin eridiği bir dönemde, muhalefetin elindeki yerel yönetimleri hedef alması tesadüf değildir. Bu hamleler iki amaca hizmet eder:
Birincisi, muhalefeti itibarsızlaştırmak.
İkincisi, topluma “her an başınıza gelebilir” mesajı vererek sindirmek.
Ancak iktidarın hesap edemediği bir şey var: Toplum artık bu yöntemlere eskisi kadar ikna olmuyor. Çünkü insanlar şunu görüyor: Aynı suç isnadı iktidar çevrelerine yöneldiğinde dosyalar ya kapanıyor ya da hiç açılmıyor. Hukuk herkese eşit uygulanmadığında, o artık hukuk değildir.
Burada altını kalın çizgiyle çizmek gerekiyor:
Kimse “yargılama olmasın” demiyor. Tam tersine, gerçek bir hukuk düzeninde herkes yargılanabilir ve yargılanmalıdır. Ama bu yargılama tutuksuz, adil ve şeffaf olmalıdır. Tutuklama bir cezalandırma aracı değil, istisnai bir tedbirdir. Suçu kesinleşmemiş insanları aylarca, yıllarca cezaevinde tutmak adalet değil; açık bir hak ihlalidir.
Bu nedenle bugün yaşananlar, “yolsuzlukla mücadele” değil, yargı üzerinden siyaset dizayn etme girişimidir.
Tarih bu tür dönemlerle doludur. Otoriterleşen iktidarlar, güç kaybettikçe daha sertleşir. Daha fazla baskı uygular, daha fazla korku üretir. Ama bu aynı zamanda sonun da habercisidir. Çünkü hiçbir baskı düzeni sonsuz değildir.
Macaristan örneği sıkça veriliyor. Ama mesele tek bir ülke değil. Dünya tarihi şunu açıkça gösteriyor: Halkın iradesini bastırmaya çalışan her yönetim, bir noktada o iradenin duvarına çarpar. Ve o çarpışma genellikle sandıkta olur; bazen de daha ağır siyasi sonuçlar doğurur.
Bu yüzden mesele sadece CHP’li belediyeler meselesi değildir.
Mesele, Türkiye’de hukukun kalıp kalmayacağı meselesidir.
Eğer bugün hukuksuzluk “rakibe” yapılıyor diye sessiz kalınırsa, yarın herkes için sıradan hale gelir. Çünkü hukuksuzluk seçici başladığında, genelleşerek devam eder.
Son söz net:
Hak, hukuk ve adalet bir ülkenin lüksü değil, varlık şartıdır.
Bunlar yoksa ne barış kalır ne huzur ne de güven.
Bugün yapılanlar kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna, uzun vadeli bir toplumsal çöküşü büyütmektedir. Ve unutulmamalıdır ki, adaletin terazisi bir gün mutlaka yeniden kurulur.
O gün geldiğinde, bu düzeni kuranlar da, buna sessiz kalanlar da o terazinin karşısında olacaktır.



